٦
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِى الْاَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَاَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الْاَنْهَارَ تَجْرى مِنْ تَحْتِهِمْ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَنْشَاْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اخَرينَ
(6) e lem yerav kem ehlekna min kablihim min karnim mekkennahüm fil erdi ma lem nümekkil leküm ve erselnes semae aleyhim midrara ve cealnel enhara tecri min tahtihim fe ehleknahüm bi zünubihim ve enşe’na mim ba’dihim karnen aharin
görmediler mi ki onlardan önce biz nice karyeleri helak ettik bu yerde onları nimetlendirdik size vermediğimiz nimetlerle ve onların üzerine bal ve ölçülü yağmur gönderdik nehirleri akar bir hale getirdik ayaklarının altından öyleyken onları helak ettik günahları sebebiyle onlardan sonra başka nesiller yarattık
| 1. | e lem yerev | : görmüyorlar mı |
| 2. | kem ehleknâ | : nice, kaç tane helâk ettik |
| 3. | min kabli-him | : onlardan önce, kendilerinden önce |
| 4. | min karnin | : nesillerden |
| 5. | mekkennâ-hum | : onları yerleştirdik |
| 6. | fî el ardı | : arzda, yeryüzünde |
| 7. | mâ lem numekkin | : yerleştirmediğimiz bir şekilde |
| 8. | lekum | : sizi |
| 9. | ve erselnâ | : ve gönderdik |
| 10. | es semâe | : semâ, gökyüzü |
| 11. | aleyhim | : onlara |
| 12. | midrâren | : bol yağmurlu olarak |
| 13. | ve cealnâ | : ve kıldık, yaptık, var ettik |
| 14. | el enhâre | : nehirler |
| 15. | tecrî | : akar |
| 16. | min tahti-him | : onların altından |
| 17. | fe ehleknâ-hum | : fakat onları helâk ettik |
| 18. | bi zunûbi-him | : günahları sebebiyle |
| 19. | ve enşe’nâ | : ve inşa ettik, yarattık |
| 20. | min ba’di-him | : onlardan sonra |
| 21. | karnen âharîne | : başka, diğer nesiller |
أَلَمْ يَرَوْا görmediler mi kiكَمْ niceأَهْلَكْنَا biz helak ettikمِنْ قَبْلِهِمْ kendilerinden önceمِنْ قَرْنٍ nesilleriمَكَّنَّاهُمْ Biz onları yerleştirmişفِي الْأَرْضِ yeryüzüneمَا لَمْ نُمَكِّنْ yerleştirmediğimiz bir şekildeلَكُمْ siziوَأَرْسَلْنَا indirmişالسَّمَاءَgöktenعَلَيْهِمْ üzerlerineمِدْرَارًا bol bol yağmurوَجَعَلْنَا الْأَنْهَارَ nehirlerتَجْرِي akıtmıştıkمِنْ تَحْتِهِمْ altlarındanفَأَهْلَكْنَاهُمْ ardından onları helak ettikبِذُنُوبِهِمْ günahları sebebiyleوَأَنشَأْنَا ve yarattıkمِنْ بَعْدِهِمْ arkalarındanقَرْنًا bir nesilآخَرِينَ başka
AÇIKLAMA
Şanı yüce Allah inatçı müşrikler hakkında şöyle haber vermektedir: Onlara Allah’ın birliğinin ve şerefli rasullerinin doğru söylediklerinin delillerine dair susturucu herhangi bir belge ve mucize geldiği her seferinde, bu belge ve mucizeden yüz çevirir, onun üzerine dikkat etmez, ona hiç bir şekilde aldırmazlar.
O bakımdan, ey Muhammedi Sen bu müşriklere kendilerini besleyip büyüten, terbiye eden, zayıflık ve güçlülük hallerinde onları gözeten, onların rızıklarını teminat altına alıp gönderen, gerek nefislerindeki gerekse yer ve semadaki her şeyi onlara nimet olarak bağışlayan, Rablerinden indirilen Kur’an ayetlerinden herhangi birisini getirecek olursan, işte Yüce Allah’ın harikulade sanatına delâlet eden bu ayetlerden birisini getirdiğin her seferinde mutlaka alay ederek o ayetten yüz çevirirler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine Rablerinden yeni bir zikir geldiği her seferinde mutlaka onu dinler ve alay ederler.” (Enbiya, 21/2). Kurtubî bu ayet-i kerimede geçen “bir ayet” ifadesini aynı yarılması ve buna benzer alâmetler türünden mucizeler diye, İbni Kesir de aynı şekilde bunu Allah’ın birliğine delil ve belge teşkil eden mucize ve hüccet (tartışılmaz belge) diye açıklamıştır. Allah’ın ayetleri üzerinde dikkatle düşünmekten yüz çevirmenin sebebi, kendilerine gelen hakkı yalanlamalarıdır. Bu hak ise peygmaberlerin sonuncusunun getirdiği İslâm dinidir. Daha sonra onların hakkı yalanlamalarına karşılık Yüce Allah şu buyruğu ile kendilerini tehdit etmektedir: “Fakat o alay etmekte olduğu şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.” Yani onların yalanlamakta oldukları şeyin haberi kaçınılmaz olarak kendilerine gelecek ve yaptıkları işin, alaylarının akibeti ile karşılaşacaklardır. Öldürülecek, esir alınacak, ülkelerinden kovulacak ve benzeri uygulamalarla karşı karşıya kalacaklardır. Nitekim bunlar gerçekleşmiştir. Aralarında kıtlık baş gösterdi, Bedir ve Mekke’nin fethi günlerinde de yenik düştüler.
Razî der ki: Yüce Allah bu kâfirlerin durumunu üç mertebe halinde ifade etmiştir: “Evvelâ deliller üzerinde dikkatle düşünmekten, apaçık belgeler hakkında tefekkür etmekten yüz çevirip bunları yalanlamaları, diğer taraftan bunlarla alay etmeleri. Her bir mertebe bir öncekinden daha ağırdır. Çünkü bir şeyden yüz çeviren onu yalanlamıyor olabilir. Belki gafil olduğundan dolayı böyle yapıyordur. Bir şeyi yalanlayan da bazan, onunla alay etme derecesine de ulaşmayabilir.”
Daha sonra Yüce Allah azap tehdidinin Allah’ın yalanlayanlara uygulaya geldiği sünneti olduğunu şöylece beyan etmektedir: “Görmediler mi ki…”, yani şu hakkı yalanlayanlar bizim kendilerinden önce geçmiş pek çok ümmeti helak etmiş olduğumuzu bilmiyorlar mı? Âd, Semûd ve Firavun kavmi ile Lût’un kavmi bunlardandır. Bunlar peygamberlerini yalanlamışlardı. Bunlara güçlü olma, rızık, bağımsızlık ve egemenlik konusunda geniş imkânları elde etme sebeplerini çağdaşı olan bu kavme benzerini vermediğimiz bir şekilde bulunuyorduk. (Ayet-i kerimedeki) karn (nesil), belli bir çağda yüz yıllık bir süre içerisinde yaşayan insan topluluğu demektir.
Bunlar zenginlikleriyle Kureyş kâfirlerinden üstün ve ileri idiler. Yağmurlar onların ülkelerine pek ve ardı arkası kesilmeden yağardı. Nehirler evlerinin altından akardı.
Bunlar Allah’ın nimetlerini inkâr edip küfre sapınca günahları ve peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle onları helak ettik, onların ardından başka bir takım kavimler, ülkeleri imar edecek ve nimete şükredebilecek yeni nesiller var ettik.
Yani bunların helak edilmelerine sebep teşkil eden günahları iki türlü idi: Peygamberlerini yalanlayıp nimetlere nankörlük etmeleri. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Maişetlerinde şımarmış nice ülkeleri (halkını) helak ettik. İşte onlardan sonra pek az kimsenin uğradığı, kimsenin sakin olmadığı meskenleri! Varis olanlar bizler olduk. Rabbin onların ana şehirlerine başkentlerine, onlara ayetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe memleketleri helak edici değildir ve biz halkı zalimler olmadıkça ülkeleri helak edici değiliz.” (Kasas, 28/58-59)
Bu buyruklardan maksat, Mekke halkına bu şekilde öğüt verip onları kuvvet itibariyle kendilerinden daha güçlü, daha kalabalık, servetleri daha çok, çocukları daha fazla, yeryüzündeki üstünlükleri ve oraları imar etme güçleri daha ileri derecede bulunan, onlara benzer geçmiş nesillerin başına gelip çatan dünyevî azabın kendilerine de gelip çatmasından sakındırmaktır.






