٦
مَا امَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا اَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ
(6) ma amenet kable hüm min karyetin ehleknaha e fe hüm yü’minun
hiçbir belde iman etmedi onlardan önce helak ettiğimiz onlar mı iman edecekler
| 1. | mâ âmenet | : îmân etmedi |
| 2. | kable-hum | : onlardan önce |
| 3. | min karyetin | : ülkelerden (biri) |
| 4. | ehleknâ-hâ | : onu biz helâk ettik |
| 5. | e fe hum | : o zaman, öyleyse onlar mı |
| 6. | yu’minûne | : îmân edecekler |
SEBEB-İ NÜZUL
Daha önce (İsrâ Sûresi’nin 59. âyetinin nüzul sebebinde) geçtiği üzere Katâde’den rivayete göre Mekke halkı Hz. Peygamber (sa)’e gelmişler ve: “Eğer söylediklerin gerçek ve bizim sana iman etmemiz seni sevindirecekse Safa tepesini bizim için altına çevir.” demişler de hemen Cibril gelmiş ve: “Eğer dilersen kavminin istediği olacak, meydana gelecek ama eğer bu durumda iman etmezlerse kendilerine hiç mühlet verilmiyecek ve helak olunacaklar. Dilersen de kavmine mühlet vereceğim ve rıfk ile muamele edeceğim.” demiş. Hz. Peygamber (sa)’in: “Bilâkis kavmime rıfk ile muamele etmeni ve mühlet vermeni isterim.” demesi üzerine de Allah Tealâ: “…Semûd’a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik…” (İsrâ, 17/59) âyeti ile bu: “Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?!” âyet-i kerimesini indirdi
AÇIKLAMA
Allah Teala Kıyametin yaklaşmasına işaret ederek buyuruyor ki:
“İnsanların hesaplarının görülme vakti yaklaştı.” Yani insanların dünyadaki amellerinin hesap zamanı yaklaştı. Bu, kıyametin yaklaşmasıdır. Fakat insanlar hâlâ hayatlarında gaflet ve umursamazlık içindedir; eğleniyorlar, hesaba hazırlanmak, ahireti düşünmek ve imana yönelmekten yüz çeviriyorlar.
Burada insanlardan murad –İbn-i Abbas’a göre- öldükten sonra dirilmeyi inkar eden müşriklerdir. Şu ayet buna delildir. “Onlar sadece alaya alarak dinlerler. Onların kalpleri eğlencededir.” Burada öldükten sonra dirilmede hiçbir şüphe olmadığına işaret vardır.
Her ne kadar bundan sonraki ayetlerin delaletiyle burada işaret edilen o zamanki Kureyş kâfirleri olsa da, kanaatımızca ayetin lafzı bütün insanları içine almaktadır. Böylece ayet tamahkarlıkları durdurmak, imana davet etmeye teşvik etmek için gelmiştir. Kıyametin yaklaştığını bilen kimse derhal tevbeye koşacak ve dünyaya yönelmeyecektir. Her gelecek yakındır. Ölüm de şüphesiz yakındır. Her insanın ölümü kıyametinin kopmasıdır. Kıyamet geçen zamana göre yakındır.
Razi diyor ki: İnsanlardan murad hesaba girecek olan kimseler yani mükelleflerdir. Yoksa hesaba tabi olmayanlar değildir.
Rivayet edildiğine göre, Rasulullah’ın (s.a.v.) ashabından bir zat bir duvar inşa ediyordu. Başka biri bu surenin indiği gün o zata uğradı. Duvarı inşa etmekte olan, arkadaşına:
“Bugün Kur’an’dan ne indi?” diye sordu. Diğeri:
“İnsanların hesaplarının görülme vakti yaklaştı. Fakat onlar hâlâ bı bir gaflet içindedirler, aldırmıyorlar.” ayeti indi, diye cevap verdi. Duvarı yapan hemen ellerini silkmeye başladı. Arkadaşına:
“Vallahi, hesap yaklaştığına göre ebediyyen inşaat yapmam.” dedi.
Ayet-i kerimede kıyametin yaklaştığına delil vardır. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.) İmam Ahmed, Buharı, Müslim ve Tirmizî’nin rivayet ettikler hadis-i şeriflerinde iki parmağını birbirine yaklaştırarak: “Ben kıyamete yakın olduğum halde gönderildim.” buyurmuştur.
Cenab-ı Hak bundan sonra insanların gaflette olduklarına delil getir şöyle buyurmuştur:
“Kendilerine Rablerinden gelen her yeni ihtarı mutlaka alaya alarak derler. Onların kalpleri eğlencededir.” Yani o Kureyş kâfirlerine ve benzeri Kur’andan olaylara ve münasebetlere göre inen her yeni ihtarı mutlaka alıp eğlenerek, istihza ederek, kalpleriyle düşünmeden ve manasını anlatılandan uzak olarak dinlerler.
Bu, kâfirlere karşı açık bir zem ve benzerlerini de dünya ve ahiret saa tini gerçekleştirecek şeylerden istifade etmemek hususunda kınamadır.
“Muhdes (yeni)” kelimesi Kur’an’ın sonradan yaratılmış olduğu anlamına gelmez. Konuşulan harfler ve duyulan ses şüphesiz sonradan meydana getirildi. Ama Allah Tealâ’nın bizzat kelâmı olan Kur’an’ın aslı ise Allah Tealâ’nın onun kudsî sıfatlarının ezelî oluşu gibi ezelîdir, kadimdir.
Cenab-ı Hak daha sonra Kur’an’ın nüzulü anındaki kâfirlerin tavırlarını anlatarak şöyle buyurdu: “Zalimler gizli fısıltı ile konuştular”. Yani aralarında gizlice konuştular. Bu fısıltılarını hiçbir kimse işitmesin diye böyle yap şöyle diyorlardı:
“Bu da sizin gibi bir insan değil mi?” Yani Muhammed (s.a.) de diğer insanlar gibi bir insan, meydana gelişi, aklı ve düşüncesiyle sizin gibi biri mi? Sizden ayrı olarak nasıl peygamberlik özelliği olabilir? Bu onların, peygamber sadece melek olabilir, insanlardan peygamberlik iddia eden herkes sihirbazdır, Onun getirdiği mucize de sihirdir.” şeklindeki inançlarından kaynaklanıyordu.
Bunun için inkâr etmek maksadıyla şöyle diyorlardı: “Şimdi siz göz göre büyüye mi kapılacaksınız?” Yani siz onun sihir olduğunu gördüğünüz, şahede ettiğiniz halde büyüyü mü tasdik edeceksiniz? Yahut sihri kabul eden kimse gibi sihre mi uyacaksınız?
Onlar Rasulullah’ın (s.a.) peygamber olmasını çok uzak bir ihtimal görüyorlardı. Çünkü Muhammed de onlar gibi bir insandı. Peygamber ise ancak melek olabilirdi. Getirdiği Kur’an ise sihir idi.
Bu konuda samimi bir şekilde istişare etmek ve O’nun dinini yıkmak maksadıyla en faydalı yola ulaşmak için aralarında gizlice konuşmuşlardı.
Cenab-ı Hak onların iftiralarına ve yalanlarına şu şekilde cevap verdi:
“Muhammed şöyle dedi: Benim Rabbim gökte ve yerdeki her sözü bilir. O her şeyi işitir, her şeyi bilir.” Yani Rasulullah (s.a.) Allah’ın emriyle onların sırların açığa vurarak şöyle dedi: Söylediğiniz şeyleri gizlemeyin. Zira benim ve siziı Rabbiniz (Allah) bunları bilir. Yer ve gökteki durumlardan ve buralarda meydana gelen söz ve davranışlardan hiç bir şey O’na gizli kalmaz. Öncekilerin ve sonrakilerin haberini ihtiva eden Kur’an-ı Kerim’i indiren O’dur. O sözleriniz gayet iyi işitir; durumlarınızı gayet iyi bilir.
Bu ifadede onlara tehdit ve ihtar yapılıyordu.
Ayette “O sırları bilir” yerine “O her sözü bilir” ifadesi kullanıldı. Çünki söz gizli-açık her söyleneni ihtiva eden umumî bir kelimedir. O’nun her ikisi arasında Allah için hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla bu ifade hem gizli olanı hen de fazlasını bilmeyi ihtiva etmiş, “Gizli olanı bilir” denmesinden daha kuvveti olarak onların gizli konuşmalarına muttali olduğunu ifade etmiştir.
Daha sonra Cenab-ı Hak kâfirlerin çaresizliklerini inatçılık ve inkarcılıklarını, şaşkınlık ve sapıklıklarını, Kur’an’ı tavsif etmedeki tereddütlerini ve bı konudaki ihtilâflarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:
“Kâfirler dediler ki: Bu sözler saçma sapan rüyalardır. Hayır, bunları kendisi uydurmuştur. Hayır hayır, o bir şairdir.” Yani onlar Rasulullah’ı (s.a.) önce sihirbaz ve söyledikleri de sihirdir diyerek tavsif ettiler. Sonra “Bu sihirdir. demekten vazgeçip “Bu sözler O’nun rüyada gördüğü karmakarışık düşlerdir. dediler. Sonra bunun kendisi tarafından uydurulmuş bir söz olduğunu, sonra da bunun bir şair sözü olduğunu söylediler.
Bu tutarsızlık, tereddüt ve şaşkınlık onların bu iddialarının hakkı, gerçekleri bozan batıl sözler olduklarına delildir. Onlar bu halleriyle gerçekten Hz. Muhammed’in (s.a.) getirdiği Kur’an’ın hakikatini bilmiyorlar yahut gerçeği biliyorlar ama kibirli, mağlup ve yenilgiye düşmüşlerin, ümitsizlik içindeler ve dolayısıyla “Bu sihirdir ve yalandır” diyorlar.
Bütün bu ihtimalleri sayıp, bu iddiaları tekrarladıktan sonra da şöyle dediler: “Eğer böyle değilse o halde öncekilere gönderildiği gibi, o da bize bir mucize getirsin.”
Yani eğer Muhammed (s.a.) Allah tarafından gönderilen bir rasul olduğı ve kendisine vahyedilen Kur’anın da Allah’ın kelâmı olduğu hususunda doğrı sözlü ise bu ihtimallerden hiçbirine fırsat tanımayan Hz. Salih’in devesi, Hz. Musa’nın asası ve nurlu eli gibi mucizeleri, Hz. İsa’nın körlerin gözünü açması ve ölüleri diriltmesi gibi peygamberliği ispat eden elle tutulur, gözle görülür maddî mucizelerden, eski peygamberlerden nakledilen mucizeler gibi bize Kur’an’dan başka açık bir mucize getirsin, dediler.
“Öncekilere gönderildiği gibi” ifadesi bu mucizelerin onlar tarafından kabul edildiğine ve asıl maksadı gerçekleştirdiğine delildir.
Bundan sonra Cenab-ı Hak müşriklerin bu son isteklerine onların yalarlarını çürüterek ve küfürde derinleşmeleri sebebiyle indirilecek mucizeleri faydası olmayacağına işaret ederek şu cevabı verdi:
“Kendilerinden önce helak ettiğimiz hiçbir kasaba halkı iman etmemişti?” Yani peygamberleri vasıtasıyla kendilerine mucize gönderilen kasabalardan hiçbir kasaba halkı bu mucizeye iman etmemiş, bilakis yalanlamışlardı. Biz de bu sebeple onları helak ettik. Şimdi bunlar mı mucizeleri görünce öncekilerden farklı olarak mucizelere iman edecekler?!.
Ayetin manası şudur: Bu müşrikler peygamberlerine mucize getirmesini teklif eden ve iman edeceklerini vaad eden, mucize gelince de ahitlerini bozup muhalefet eden ve neticede Allah’ın helakine maruz kalan o eski kavimlerden daha inatçı kimselerdir. Bunların yaptıkları tekliflerini kabul etsek daha fazla ahitlerini bozarlar.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyordu: “Üzerlerine Rabbinin hükmü hak olanlar iman etmezler. Onlara her türlü delil gelse de can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler.” (Yunus, 10/96-97).
Özetle: Müşriklerin tekliflerinin kabul edilmemesi onların menfaatlerine olmuştur. Eğer Allah bunu talep ettikleri zaman kabul etseydi sonra da onlar yine küfür ve inatlarında devam edecek olsaydılar onlara tamamen yok edici azap inerdi. Ancak Allah’ın hikmeti onların azabının ahirete ertelenmesini uygun görmüştü.
Bu istekleri sadece inatçılıktan kaynaklanan bir istek idi. Allah onların iman etmeyeceklerini gayet iyi biliyordu.






