49

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    88 10182Enfal(8)

٤٩

اِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذينَ فى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هؤُلَاءِ دينُهُمْ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ فَاِنَّ اللّهَ عَزيزٌ حَكيمٌ

(49) iz yekulül münafikune vellezine fi kulubihim meradun ğarra haülai dinühüm ve mey yetevekkel alellahi fe innellahe azizün hakim

o zaman münafıklar diyor ki ve kalplerinde maraz olanlar işte bunları dinleri aldattı ve kim Allah’a tevekkül ederse şüphesiz Allah galibi mutlak, hikmet sahibidir

1. iz yekûlu : dedikleri zaman
2. el munâfikûne : münafıklar
3. ve ellezîne : ve o kimseler
4. fî kulûbi-him : kalplerinde vardır
5. maradun : bir hastalık
6. garre : aldattı, kandırdı
7. hâulâi : bunlar
8. dînu-hum : onların dîni, kendilerinin dîni
9. ve men : ve kim
10. yetevekkel : tevekkül eder
11. alallâhi (ala allâhi) : Allah’a
12. fe inne allâhe : o zaman, muhakkak Allah
13. azîzun : azîzdir, izzet sahibidir
14. hakîmun : hakimdir, hikmet sahibidir, hüküm sahibidir

إِذْ o vakitيَقُولُ diyorlardıالْمُنَافِقُونَ münafıklarوَالَّذِينَve olanlarفِي قُلُوبِهِمْ kalplerindeمَرَضٌ hastalıkغَرَّ aldattıهَؤُلَاءِ işte onlarıدِينُهُمْ dinleriوَمَنْ oysa her kimيَتَوَكَّلْ tevekkül ederseعَلَى اللَّهِ Allah’aفَإِنَّ muhakkakاللَّهَ Allahعَزِيزٌ Azîz’dirحَكِيمٌ Hakîm’dir


SEBEB-İ NÜZUL

“Hani münafıklar ve kalblerinde bir hastalık olanlar “Bunları dinleri aldat­mış” diyorlardı…” âyet-i kerimesi hakkında Amir’den rivayette o şöyle diyor: Mekke halkından bazı kimseler müslüman olduklarını söylemişler (İslâm keli­mesini telaffuz etmişler)di. Bunlar Bedr Gazvesinde müşriklerle birlikte Mek­ke’den çıkmışlardı. Müslümanlarla karşılaştıklarında onların azlığını görünce “Bunları dinleri aıdatmış” demişlerdi.

Yine bu âyet-i kerime hakkında Mücâhid de şöyle diyor: “Bunları dinleri aldatmış” diyenler Kureyş’ten bir gruptur. Kays ibnu’l-Velîd ibnu’l-Muğîra, Ebu Kays ibnu’l-Fâkih ibnu’l-Muğîra, el-Hâris ibn Zem’a ibnu’i-Esved ibnu’l-Muttalib, Ali İbn Ümeyye ibn Halef ve el-Asî ibn Münebbih ibnu’l-Haccâc, Bedr savaşı için Mekke’den hareket eden müşrik ordusuyla birlikte çıktılar. Müslüman olmuş görünmekle birlikte aslında şüphe içindeydiler (bu yeni dine girip girmemekte ve bu dinin ileri gidip gitmiyeceği konusunda) kuşkulu idiler ve onları hicret etmeyip Mekke’de tutan da aslında bu kuşkuları idi. İşte bunlar iki ordu karşılaştığında müslümanların azlığını görünce “Bunları dinleri aldat­mış” demişler ve bu âyet de bunun hakkında nazil olmuştur.


AÇIKLAMA

Ey peygamber! Şeytanın müşriklere, vesvese vermek suretiyle amellerini güzel gösterdiği, sayılarının, mal ve silahlarının çokluğundan dolayı asla mağ­lup edilemeyecekleri zannını verdiği, şeytana itaatlarının, onları kurtaracağı ve memleketlerindeki Bekr Oğullarının düşmanlıklarından emin kılacağı dü­şüncesini verdiği, “şüphesiz ben size yardımcıyım” dediği zamanı hatırla. Şey­tan onlara, o mıntıkanın büyüğü, Müdlic Oğullarının lideri Süraka b. Malik b. Cu’şam suretinde gelmişti. Ayette geçen “Câr” kelimesi, arkadaşını savunan, ondan -komşunun komşudan giderdiği gibi- çeşitli zararları gideren kimse de­mektir. Nitekim şu ayette de şöyle buyurulmaktadır: “(Şeytan) onlara vaad eder, olmayacak kuruntulara düşürür. Şeytanın kendilerine vaad ettiği şeyler ise aldatmaktan başka bir şey değildir” (Nisa, 4/120).

Savaşan iki topluluk karşılaştığı zaman, şeytan iki ökçeleri üzerine basa­rak onlardan uzaklaştı. Allah’ın askerleri inince, tuzağı boşa çıktı. Meleklerin müslümanlara yardımını görünce, onların durumundan ümidini kesti, Allah’tan korktu, Allah’ın dünya ve ahiretteki azabının çetin olduğunu anladı. Meleklerin askerlerini yakmalarından çekindi. İşte işin başında, şeytanın askerleri müşrik­lerle beraberdiler, onlara vesvese veriyorlar, onları saptırıyorlardı. Allah’ın askerleri olan melekler de müminlerle beraberdiler, onların kalblerine sebat veri­yorlar, onları destekliyorlar, onlara Allah’ın zaferini vaad ediyorlardı. “Allah’ın cezası şiddetlidir” sözü, İblis’in sözü olabileceği gibi, Allah’ın sözü de olabilir. O zaman İblis’in sözü, “ben Allah’tan korkuyorum” sözünde biter.

İblis’in Süraka suretinde görünmesi, Hz. Peygamberin büyük mucizesini göstermek içindir. Çünkü Kureyş kâfirleri, Mekke’ye geri döndükleri zaman, “Kureyş ordusunu, Süraka yenilgiye uğrattı” dediler. Bu söz, Süraka’ya ulaşın­ca: “Vallahi, ben gittiğinizi duymadım, yenilginizi duydum” dedi. İşte o zaman, insanlar, o şahsın Süraka olmayıp, şeytan olduğunu anladılar”

İşte şeytanın durumu böyleydi. Sonra Allahü Teâlâ, münafıkların durumu­nu zikrederek: “O zaman münafıklarla…” yani, ey peygamber, münafıklarla kalblerinde hastalık bulunanlar, inancı ve imanı zayıf kimseler, müslümanların azlığını, müşriklerin çokluğunu görünce: “Bunları dinleri aldattı, diyorlardı.” Yani dinlerine aldandıklarını, kendilerini kuvvetli hissettiklerini, o yüzden zafe­re nail olacaklarını zannettiklerini, bu yüzden de üç yüz küsur kişiyle, bini aşkın bir orduya karşı savaşa çıktıklarını söyledikleri zamanı hatırla. Askerî güç den­geleri ve insanların gözünde iki ordunun durumu böyleydi. Fakat Allah’ın değer­lendirmesinde gerçek böyle değildi: “Nice az bir topluluk, daha fazla bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 2/249). Onun için Cenab-ı Hak, ayetin sonunda; “Kim Allah’a dayanıp güvenir­se…” yani, kim işi Allah’a havale eder, O’na güvenir, O’na sığınırsa, O ona yeter, onun yardımcısı ve destekçisidir. Allah her işinde mutlak galip ve yaptığı her iş­te tam hüküm ve hikmet sahibidir. Yarattıklarını bilendir, dilediğine yardım eder. Özellikle de, O’nun kanunu, bâtıla karşı hakka yardım etmeyi, kuvvetli ço­ğa, zayıf azı musallat kılmayı gerektirir: “Kalblerinde hastalık olanlar” sözünün, münafıkların sıfatlarından olması caiz olduğu gibi, bu kimselerle müellefe-i ku-lub gibi, İslâm’da kararlı olmayan (İslâm’a henüz ısınmamış) kimselerin kasdolunması da caizdir. Fakat uygun olan, bu ikisinin bir sınıf olmasıdır