3

٣

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه الِهَةً لَايَخْلُقُونَ شَيًْا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيوةً وَلَا نُشُورًا

(3) vettehazu min dunihi alihetel la yahlükune şey’ev ve hüm yuhlekune ve la yemlikune li enfüsihim darrav ve la nef’av ve la yemlikune mevtev ve la hayatev ve la nüşura
Ondan başka ilahlar edinenler onlar hiçbir şey yaratamazlar kendileri yaratılmıştır malik değillerdir onlar kendi nefislerine zarar ve fayda vermeye (onlar) malik değillerdir öldürmeye, hayat vermeye ve diriltmeye

1. vettehazû (ve ittehazû) : ve edindiler
2. min dûni-hi : ondan başka
3. âliheten : ilâhlar
4. lâ yahlukûne : yaratmaz, yaratamaz
5. şey’en : bir şey
6. ve hum : ve onlar
7. yuhlekûne : yaratılırlar
8. ve lâ yemlikûne : ve malik değiller
9. li enfusi-him : kendileri için
10. darran : zarar vermek
11. ve lâ : ve değil, olmaz
12. nef’an : fayda sağlamak, fayda vermek
13. ve lâ yemlikûne : ve malik değiller
14. mevten : öldürmek
15. ve lâ hayâten : ve hayat veremez
16. ve lâ nuşûren : ve yeniden diriltemez


AÇIKLAMA
Allah Tealâ Furkan Suresi’ne yaratıcıyı (kendisini) ispat etmek, O’nu celâl ve kemal sıfatlarıyla tavsif etmek, noksan sıfatlardan ve muhal olan şeylerden tenzih etmek hakkındaki kelâm ile başladı. Şöyle buyurdu:

“Bütün âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren (Allah) yüceler yücesidir.” Yani Cenab-ı Hak iki varlığı insanları ve cinleri uyarması ve Al­lah’ın şiddetinden, azabından ve cezasından korkutması için Rasulü’ne (s.a.) Yüce Kur’an’ı indirmek suretiyle kendini yüceltmektedir.

Bu, İslâm mesajının bütün insanlara ve aynı zamanda cinlere ait umumî bir mesaj olduğuna kesin delildir.

İnsan hayatının ana düsturu, müjdeleme ve uyarmayı ihtiva eden, itaat edenleri cennetle müjdeleyen, muhalif, inatçı ve karşı olan kimseleri cehen­nemle korkutan şanlı Kur’an’ın indirilmesinden daha faziletli bir şey, daha bol bir hayır yoktur. Rasulün vazifesi hem müjdelemeyi hem uyarmayı ihtiva ettiği halde sadece uyarmayı zikredip müjdelemeyi zikretmemesi bu kelâmın Al­lah’ın evlât edindiğini ve O’nunla birlikte ortağı bulunduğunu söyleyen muarız kâfirlerle ilgili olması sebebiyledir.

Ayetteki “el-abd (=kul)” kelimesinden maksat Allah’ın Rasulü Hz. Muhammed (s. a.)’dir.

“Furkan” ise Allah’ın, kendisiyle hak ile batılı, hidayet ile dalâleti, helâl ile haramı ayırd ettiği ve ayrıca münasebetlere göre zaman zaman indirip par­çalara ayırdığı Kur’an’dır.

Bu ayetin bir benzeri Kehf Suresi’nin başındaki şu ayettir: “Kendi tarafın­dan en çetin bir azap ile korkutmak, güzel güzel amellerde bulunan müminlere de güzel bir ecri müjdelemek için kendisinde hiçbir eğrilik kılmadığı o dosdoğru kitabı kuluna (Rasulüne) indiren Allah’a hamd olsun.” (Kehf 16/1-3).

Bu iki ayetteki “kul” kelimesi Hz. Peygamber (s. a.)’in ve şerefine mükem­mel kulluğuna işaret etmek için Yüce Allah’ın medhi ve övgüdür.

Nitekim Rasulünün en şerefli halinde İsra gecesinde Onu bu vasfıyla tav­sif etmiştir: “Kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah) bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. (İsra, 17/1).

Yine aynı şekilde Allah’a davet makamında O’nu bu vasfıyla anmıştır: “Gerçekten Allah’ın kulu kendisine yakarmak için kalktığında nerdeyse onlar (cinler) O’nun etrafında keçeler gibi toplanıyorlardı.” (Cin, 72/19).

Burada da kitabın kendisine indirilmesi ve peygamberliği tebliğ ile yü­kümlü olması makamında Onu kulluk ile tavsif etmiştir.

Cenab-ı Hak daha sonra zatını kibriya vasıflarından dört vasıfla tavsif et­miştir:

1- “O Allah ki göklerin ve yerin mülkü ancak O’nundur.” Yani göklerde ve yerde bulunan her şeyin gerçek sahibi Allah’tır.

Malikül-mülk’tür. Mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunmak husu­sunda mutlak hakimiyet sadece O’nundur. Mülkünde bulunan varlıkları var etmek-yok etmek, öldürmek-diriltmek, hikmet ve maslahata uygun olarak emir ve nehiy vermek hususunda tam kudret O’nundur.

Bu Allah Tealâ’nın varlığına delildir. Zira Onu ispat etmek için ancak bu mahlûkatın varlığının aslında, meydana geldiği zamanda ve hayatta kaldıkları müddetçe O’na muhtaç olduklarını beyan etmekten başka yol yoktur. Cenab-ı Hakk’ın mahlûkatı hususundaki tasarrufu dilediği şekildedir. Var eden, tasar­ruf sahibi varlığa olan ihtiyaç O’nun varlığını vacip kılmaktadır. Bunun için Cenab-ı Hakk’ın bu sıfatı diğer sıfatlardan önce zikredilmiştir:

2- “O hiçbir çocuk edinmemiştir.” Yani Yahudilerin, Hristiyanlann ve Arap müşriklerinin Uzeyr ve Mesih’in Allah’ın oğlu, meleklerin de Allah’ın kızları ol­duğu şeklindeki iddialarının aksine asla Onun evlâdı olmamıştır.

Nitekim Kur’an bu iddiaları şöyle anlatmaktadır: “Yahudiler: Üzeyir Al­lah’ın oğludur, dediler. Hristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur dediler.” (Tevbe, 9/30).

3- “Mülkünde O’nun hiçbir ortağı yoktur.” Yani Allah’ın mülkünde ve haki­miyetinde hiçbir ortağı yoktur. O ilâhlık vasfında tektir. İbadete ve kulluğa lâ­yık ve ehil olan yalnız O’dur. Kul bunu bildiği takdirde ümidini yalnız Allah’a yöneltir. O’ndan başkasından korkmaz, kalbi sadece Onun rahmeti ve ihsanıyla meşgul olur.

Bu, kâinatta nur ve zulmet olarak iki ilâhın varlığını kabul eden iki tanrı inancında olanlara, sahillerden yıldız ve gezegenlere tapanlara ve ayrıca Hâc telbiyesinde: “Emrine hazırız! Sana lâyık ortağın hariç senin hiçbir ortağın yoktur. Sen o ortağına da onun sahip olduklarına da sahip olursun.” diyen put­perest müşrik Araplara reddiyedir.

Zikri geçen iki sıfatı beyan ederken Allah Tealâ nefsini evlât ve ortaktan tenzih etti.

4- “O her şeyi yaratmış, en güzel şekilde takdir etmiştir.” Yani kendisinin dışındaki her şeyi O var etmiştir. Her şeyi belirli bir şekilde, belirli bir miktar­da, takdiri gözetilerek meydana getirmiştir. İnsana istifade edeceği hususiyet­leri ve ona lâyık olan fiilleri hazırlamıştır. Meselâ insanı Allah takdir edilen bir şekilde, düzgün olarak en güzel surette yaratmıştır. İdrak, anlayış, düşünce, tedbir, bazı sanatları ortaya koymak ve çeşitli işleri görmek için insanda bazı duyular, güç ve imkânlar var etmiştir. Hayvanlar ve cansız varlıklar da böyle­dir. Cenab-ı Hak bunları da gayet düzgün ve takdir edilmiş bir yaratılışa uy­gun olarak ve onunla uyuşma ve uzlaşma mümkün olacak şeyleri de yaratmış­tır.

Kısaca: Cenab-ı Hak yarattığı her şeyi hikmetiyle dilediği gibi takdir et­miştir.

İbni Kesir son cümleyi şöyle tefsir etmektedir: Her şey Allah’ın yarattığı­dır ve Onun hakimiyeti altındadır. Allah her şeyin yaratıcısı, rabbi, meliki ve ilâhıdır. Her şey O’nun ezici gücü, tedbiri, emri ve idaresi altındadır.

Allah Tealâ kendi zatını celâl, izzet ve yücelik vasıflarıyla tavsif ettikten sonra bunun ardından putperestlerin iddialarını çürüttü. Şöyle buyurdu:

“Onlar Allah ‘ı bırakıp bir takım (sahte) ilâhlar edindiler.”

Bu sahte ilâhlar dört açıdan eksik oldukları için ilâhlığa lâyık değildirler:

1- Bu sahte ilâhlar (putlar) hiçbir şeyi yaratamazlar. Halbuki ilâh yarat­maya ve var etmeye kadir olmalıdır.

2- Sahte ilâhlar başkaları tarafından yaratılmışlardır. Yaratılmış olan var­lık ise başkasına muhtaçtır. Halbuki ilâh başkasına muhtaç olmamalıdır. Müş­rikler putlarının fayda ve zararlarının dokunduğuna inandıkları için putlar­dan, akıllılardan bahsedilir gibi “hüm” zamiriyle “Onlar yaratılmış varlıklar­dır. ” ifadesiyle bahsedilmiştir.

3- Sahte ilâhlar kendileri için fayda veya zarar vermeye, yani zararı engel­lemeye ya da fayda vermeye malik değildirler. Başkası için de buna muktedir değildirler. Kendisine veya başkasına faydası dokunmayan ya da zararı engel­leyemeyen şeye tapmakta hiçbir yarar yoktur.

4- Sahte ilâhlar ne diriltmeye, ne öldürmeye ne de tekrar dünyaya getir­meye muktedir değildirler. Ne başlangıçta mükellefiyet zamanında hayat ver­meye ne de ceza-mükâfat zamanında diriltmeye kadir değildir. Böyle olan var­lık nasıl “ilâh” diye adlandırılır? Bilakis bunun hepsinin mercii can veren ve öl­düren, kıyamet gününde mahlûkatı tekrar diriltecek olan Allah’tır. Nitekim Al­lah şöyle buyurmaktadır: “Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz sadece bir canın yaratılması gibidir.” (Lokman, 31/28).

Kısaca: Allah doğurmayan, doğurulmayan, hiçbir şey dengi olmayan, hiç­bir şeye muhtaç olmayan tek ilâhtır. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur, Onun dı­şında hiçbir Rab da yoktur. İbadet sadece Ona lâyıktır. Çünkü O neyi dilemişse olmuştur, neyi dilememişse olmamıştır.

Putperestlere ve müşriklere gelince, onlar gerçek yaratıcıdan başka var­lıklara, kendisine veya başkasına faydası ve zararı dokunmayan varlıklara taptılar. Bunu hiçbir dengeli akıllı yahut düşünce sahibi âlim kabul edemez.