٦
قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذى يَعْلَمُ السِّرَّ فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحيمًا
(6) kul enzelehüllezi ya’lemüs sirra fis semavati vel ard innehu kane ğafurar rahiyma
dediler onu sırları bilen indirdi semadaki ve arzda ki şüphesiz o, bağışlayan merhamet sahibidir
| 1. | kul | : de |
| 2. | enzele-hu | : onu indirdi |
| 3. | ellezî | : ki o |
| 4. | ya’lemu | : bilir |
| 5. | es sırre | : sır, gizli |
| 6. | fî es semâvâti | : göklerde |
| 7. | ve el ardı | : ve yeryüzü |
| 8. | inne-hu | : çünkü o, muhakkak o |
| 9. | kâne | : oldu |
| 10. | gafûran | : gafur olan, mağfiret eden |
| 11. | rahîmen | : rahîm olan, |
AÇIKLAMA
Allah Tealâ bu ayetlerde müşriklerin kıt akıllılıklarını ve bilgisizliklerini gösteren çürük şüphelerinden iki şüpheyi zikretti.
Birinci Şüphe: “Kâfirler: Bu (Kur’an) Muhammed’in uydurduğu bir iftiradan başka bir şey değildir. Zaten başkaları da kendisine bu hususta yardım etmiştir, dediler.”
Bu bilgisiz kâfirler: “Bu Kur’an yalandır, uydurmadır bunu Muhammed (s. a.) kendiliğinden ortaya koymuştur. Bu sözleri bir araya getirirken de -Nüzul Sebebi’nde belirtildiği gibi- sonraları Müslüman olan Ehl-i Kitap’tan bir gurup insandan da yararlanmıştır.” dediler.
Cenab-ı Hak bu şüpheye “Bunlar böylece haksızlığa ve yalancılığa saptılar. ” ifadesiyle cevap verdi. Yani kâfirler bu sözlerinin batıl, asılsız olduğunu, bu iddia ettikleri konuda kendilerinin yalancı olduklarını bildikleri halde bu batıl sözü uydurdular. Böylece onların bu sözleri bir küfür, yerinde söylenmeyen açık bir haksızlık, Rablerine karşı uydurulmuş bir yalan olmuştur. Zira onlar mucize kelâmı -yani bu Kur’an’ı- insanlar tarafından uydurulmuş bir safsata olarak kabul etmişlerdir. Bu da güçsüz kimsenin ortaya koyduğu son delilidir. Zira bu kimse ikna edici cevap bulamayınca hiçbir delil bulunmayan inkarcılığa ve hiçbir dayanağı olmayan yalanlamaya koştu. Eğer dedikleri doğru olsaydı niçin benzerini getiremediler? İddia ettikleri gibi Muhammed (s.a.) başkalarından yararlandığı gibi kendileri başkalarından yararlanmadılar. Kendileri fesahat ve belagat ehli kimseler oldukları halde Kur’an’ın benzerini getirmekten âciz kalmaları onlara cevap olarak ve iftiralarını boşa çıkarmak açısından tek başına yeterli bir delildir.
İkinci Şüphe: ‘Yine onlar: Kur’an öncekilerin masallarıdır. O bunu başkalarına yazdırmış da sabah akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor, dediler.”
Müşrik kâfirler: “Bu Kur’an öncekilerin masallarıdır, eskilerin yalanlarıdır, geçmişteki insanların kitaplarında yazdıkları Rüstem ve İskendiyar Efsaneleri gibi efsanelerdir. Muhammed (s. a.) Ehl-i Kitap -yani Âmir, Yaser, Cebr veya İbnü’l-Hadramî’nin azatlı kölesi Ebu Fükeyhe gibi kimselerin- vasıtasıyla bunları yazmıştır. Bu sözler kendisine ezberlesin diye sabah akşam daima gizlice okunuyor. Zira o okumayan ve yazmayan ümmi bir kimsedir.” dediler.
Bu, ikinci açık bir iftiradır, haktan uzaklaşma, sapıtma ve böbürlenmedir. Çünkü onlar peygamberlikten önceki kırk sene müddetince Hz. Muhammed’in (s. a.) doğruluğunu, emin olduğunu, hayat çizgisini, yalandan çok uzak olduğunu gayet iyi biliyorlardı. O’nun doğru sözlülüğünü ve istikamet üzere olduğunu bildikleri için O’na “el-Emin (güvenilir kişi)” lakabını vermişlerdi. O ne hayatının başında ne de sonunda hiç yazı nedir bilmeyen ümmî bir kimse idi. Allah ona peygamberlik ihsan edince müşrikler karşı çıktılar ve kendisinin son derece uzak olduğu bir şeyle onu itham ettiler. O’na indirilen Kur’an’ı “efsaneler” diye nitelendirdiler. Halbuki Kur’an hikmet, medeniyet, ilim ve insan hayatı için en ideal hukuk sistemi idi.
Cenab-ı Hak onlara şu ayetle cevap verdi: “De ki: Kur’an’ı göklerde ve yerdeki sırları bilen (Allah) bilir.” Yani, ey Muhammed! Onlara şöyle söyle: Gerçeğe uygun olarak doğrulukla öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini ihtiva eden Kur’an’ı göklerin ve yerin gaybını bilen, açık olanları bildiği gibi gizli olanları da bilen Allah indirdi.
“Şüphesiz ki O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”
Yani bu Kur’an kullara rahmet olarak inmiştir. Dolayısıyla cezanın acilen verilmesine sebep olmaz. Bunun için Allah size rahmet olsun diye derhal ceza vermemiştir. Çünkü Allah Tealâ çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. O tevbe etmeniz, küfür ve şirkten tamamen uzaklaşmanız için mühlet verir, acele etmez.
Bu onlara tevbe etmeleri, Allah’a yönelmeleri, islâm ve hidayet sahasına girmeleri için bir çağrıdır. O’nun rahmetinin geniş olduğunu, hilminin büyük olduğunu kendilerine bildirmektedir. Dolayısıyla onlardan sadır olan iftira, yalan, inkâr ve inatçılığa rağmen Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.
Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah gerçekten üçün (üç tanrının) biridir, diyenler andolsun kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer bu söylediklerinden vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara mutlaka pek acıklı bir azap dokunacaktır. Onlar hâlâ Allah’a dönüp O’nun mağfiretini istemeyecekler mi? Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (Maide, 5/73-74).
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten mümin erkeklerle mümin kadınları belâya uğratanlar sonra da tevbe etmeyenler için cehennem azabı vardır. Onlar için yangın azabı vardır.” (Burûc, 85-10).
Hasan-ı Basri diyor ki: Şu ikrama ve cömertliğe bakın. Onlar Allah’ın dostlarını öldürüyorlar. Allah da onları tevbeye ve rahmete davet ediyor.
Bu ifade sadık ve samimi tevbenin hata ve günahları sildiğine delildir. Günahlar böylece Allah Tealâ tarafından bir ikram, lütuf ve rahmet olarak bağışlanmış, affedilmiştir.






