77

٧٧

قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّى لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا

(77) kul ma ya’beü bi küm rabbi lev la düaüküm fe kad kezzebtüm fe sevfe yekunü lizama
De ki: “ehemmiyet vermezdi” Rabbim size eğer sizin duanız olmasaydı artık siz gerçekten yalanladınız ilerde (size azabın gelmesi) vuku bulacak

1. kul : de, söyle
2. mâ ya’beu : değer vermez
3. bikum : size
4. rabbî : Rabbim
5. lev lâ : eğer olmasa
6. duâu-kum : sizin dualarınız
7. fe : fakat, oysa
8. kad : olmuştu
9. kezzebtum : siz yalanladınız
10. fe : fakat
11. sevfe yekûnu : olacak
12. lizâmen : elzem olan, kaçınılmaz olan


AÇIKLAMA
Bu sıfatlar Allah’ın mümin kullarının, cennetin en üst derecelerine lâyık olan “Rahmanın has kulları”nın sıfatlarıdır. Bunlar topluca dokuz sıfattır:

1- Tevazu: “Rahmanın (has) kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler.” Yani Rableri tarafından güzel mükâfata lâyık olan Allah’ın ihlâslı, rabbani kulları yeryüzünde kibirlenmeden ve böbürlenmeden sükûnet ve ağırbaşlılıkla yürür­ler. Onlar yeryüzüne tevazuyla basarlar ve insanlara yumuşaklıkla muamele ederler. Onlar yeryüzünde üstünlük ve fesat arzu etmezler.

Nitekim Cenab-ı Hak Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı vasiyeti anlatarak şöyle buyurdu: “Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah her kibir taslayanı, kendini beğenip övüneni sevmez.” (Lokman, 31/18).

Murad edilen mana şudur: Onlar yapmacık tavırlarla ve gösteriş yaparak hasta gibi yürüyor, değillerdir. Ancak izzetle ve onurla sadece Allah’a boyun eğen müminin izzetiyle yürürler. Ademoğulları’nın efendisi olan Peygam­berimiz (s.a.) yürüdüğü zaman sanki yüksek bir yerden iniyormuş gibi yürüyordu. Sanki yeryüzü onun için duruluyordu.

Seleften bazıları güçsüz ve suni tavırla yürümeyi mekruh görmüşlerdi. Hatta rivayete göre Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş yürüyen bir genç görmüş:

- Neyin var? Hasta mısın? diye sormuş, genç:

- Hayır, ey müminlerin emiri deyince, Hz. Ömer o gence elindeki kırbacı göstererek ona kuvvetle yürümesini emretmiştir.

Buradaki “hevn” kelimesinden murad sükûnet ve ağırbaşlılıktır. Nitekim Rasulullah (s.a.) Buharî ve Müslim’in Sahih’lerinde Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet ettikleri hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Namaza gelirken koşarak gelmeyin. Namaza sekînetle (vakarla) gelin, eriştiğinizi kılın. Erişemediğinizi tamamlayın.”

Rivayet edilmiştir ki Hz. Ömer (r.a.) yürürken böbürlenen bir genç gördü. Ona:

- Böbürlenerek yürüyüş, Allah yolunda (cihad meydanında) hariç mekruh görülen bir yürüme şeklidir. Allah bazı kimseleri medhederek şöyle buyurdu:

“Rahmanın (has) kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler.” Sen de yürüyüşünde itidal yolunu tut, dedi.

Bu ayetin benzeri şu ayettir: ‘Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme. Çün­kü toprağı yaramazsın, boyca da dağlara eremezsin.” (İsra, 17/37).

2- Hilm veya yumuşak söz: “Cahiller kendilerine sataştıkları zaman, “selâmetle kalın” deyip geçerler.” Yani cahiller kendilerine kötü sözle saldınrlarsa onlara aynı şekilde karşılık vermezler. Bilâkis affederler ve hoşgörülü dav­ranırlar. Sadece hayır söylerler. Peygamberimiz (s.a.) cahilin kendisine katı davranmasıyla hiddetlenmez, ona karşı daha fazla hilm sahibi olurdu.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar lüzumsuz sözleri işitin­ce ondan yüz çevirirler.” (Kasas, 28/55). Nehhas diyor ki: “Selâmen” kelimesi “teslim (selâmete ermek)” manasındadır. Araplar der ki: “Selâmen” yani “selâmette kalasın, rahat olasın.”

“Selâmetle kalın, derler.” ifadesi doğru söylerler demektir. Yahut meşru, iyi bir sözle karşılık verirler, demektir.

Hasan-ı Basrî diyor ki: “Selâmün aleyküm (Allah’ın selâmı üzerinize ol­sun)” derler. Eğer kendilerine bilgisizce muamele yapılırsa yumuşak davranır­lar. Gündüzleri Allah’ın kullarıyla dinledikleri şeylerle arkadaşlık yaparlar.

Bu iki sıfat Rahman’ın has kullarının diğer insanlarla aralarındaki tavır­larıdır. Bu iki sıfat eziyet etmemek ve yapılan eziyete tahammül etmek yani kırmamak ve kınlmamaktır.

Cenab-ı Hak daha sonra bu kullarıyla kendi arasındaki sıfatlarını zik­rederek şöyle buyurdu:

3. Geceleri teheccüd namazı kılmak: “Onlar gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler.” Yani onların gece programları aynen gündüz program­ları gibidir. Gündüzleri en hayırlı gündüz, geceleri de en hayırlı gecedir. Ak­şamladıkları yahut geceye eriştikleri vakit Rablerine secde ve kıyamda bulu­narak gecelerini geçirirler. Gecenin bir kısmında veya çoğunluğunda itaatkâr olarak ve ibadet ehli olarak namaz kılarlar.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar gecenin (ancak) az bir kısmında uyurlardı. Seher vakitlerinde de onlar istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 51/17-18); “Onların yanları yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine dua ederler.” (Secde, 32/14); ‘Yoksa o ahiretten korkarak, Rabbinin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanır, kıyamda durur bir halde taat ve ibadet eden kimse (gibi) midir?” (Zümer, 39/9).

İbni Abbas diyor ki: Kim yatsı manazından sonra iki rekât veya daha fazla namaz kılarsa geceyi secde ve kıyam ederek geçirmiş olur.

4- Allah’ın azabından korkmak: “Onlar şöyle derler: Ey Rabbimiz! Cehen­nem azabını bizden uzaklaştır.” Yani onlar Rablerinden korkan ve O’na tit­reyerek dua eden ve korkarak: “Ey Rabbimiz cehennem azabını ve onun şid­detini bizden uzak kıl.” diyen kimselerdir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar Rablerinin huzuruna döneceklerinden yürekleri çarpan ve vermeleri gerekeni veren kimselerdir.” (Muminun, 23/60).

Cenab-ı Hak daha sonra suallerinin ve dualarının sebebinin iki şey ol­duğunu zikretti:

a) “Doğrusu Cehennem’in azabı çok şiddetli ve devamlıdır.” Yani onun azabı isyankâr insandan hiç ayrılmayan, alacaklının borçlunun peşinden ayrıl­maması gibi onu takip eden bir azaptır; yahut sonu mutlaka helak ve hüsran olan bir azaptır.

b) “Gerçekten orası ne kötü bir mekân, ne kötü bir durulacak yerdir.” Yani cehennem yer olarak ne kötü konaktır, manzarası ne kötüdür. Ne kötü durula­cak yerdir. Bu asla şüphe edilmeyecek olan ve dünya ateşi vücudunu dağlayan kimsenin gayet iyi bileceği tarzda bir şeydir.

5. Harcamada itidal yolunu tutmak: “Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar. İkisi arasında bir yol tutarlar.” Yani onlar ken­dilerine yahut ailelerine harcama yaptıkları zaman bu harcamalarında savur­gan değildirler. Onlar ihtiyaçtan fazla harcamazlar, kendi haklarında veya nafakaları üzerlerine vacip olan kimseler hakkında ihmal edip cimrilik de yap­mazlar. Bilakis itidal içinde, orta yolu tutarak, dengeli bir şekilde ihtiyaç kadar harcama yaparlar. İşlerin hayırlısı ortasıdır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyu­ruyor: “Elini boynuna bağlı olarak asma. Elini tamamen açıp da saçıp savur­ma. Aksi takdirde kınanır, pişman olur, oturup kalırsın.” (İsra, 17/29). Yani iti­dal içinde orta yolu izlemek, israfı ve cimriliği terk etmek gerekir.

İktisadın temel esası ve İslâm’da infakın ana direği budur.

İmam Ahmed, Ebud-Derda’dan (r.a.) Peygamberimiz’in (s.a) şu hadis-i şerifini rivayet ediyor: “Kişinin geçiminde orta yolu tutması onun anlayışlı ol­duğunun alâmetlerindendir.”

Yine İmam Ahmed Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) Peygamberimiz’in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “İktisatla davranan fakir olmaz.”

Hafız Ebubekir el-Bezzar, Huzeyfe’den (r.a.) Peygamberimiz’in (s.a.) şu hadis-i şerifini naklediyor: “Zenginlikte itidal sahibi olmak ne güzeldir! Fakir­likte itidal sahibi olmak ne güzeldir! İbadette itidal sahibi olmak ne güzeldir!”

Savurganlık kişinin malının ve ümmetin malının zayi olmasına sebeptir: “Savurganlar şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 17/27).

Bilindiği gibi hayırda israf olmaz. İsrafta da hayır yoktur. Hasan-ı Basrî diyor ki: Allah yolunda yapılan infakta israf olmaz. İyas b. Muaviye diyor ki: Allah Tealâ’nın emrini aştığın her şey israftır”.

Abdülmelik b. Mervan Ömer b. Abdülaziz’le kızı Fatıma’yı evlendirdiği zaman: “Harcaman nasıl?” diye sordu. Ömer b. Abdülaziz: “İki kötü uç arasın­daki güzelliktir” dedi. Sonra bu ayeti okudu.

Hz. Ömer (r.a.) diyor ki: “Kişinin bir şeyi arzu edip de onu satın alıp yeme­si israf olarak yeter”.

İbni Mace’nin Sünen’ inde Enes b. Malik’ten (r.a.) Peygamberimiz’in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Arzu ettiğin her şeyi yemen israf sayılır.”

Cenab-ı Hak daha sonra müşriklerin ve fasıkların sıfatları olan ve mümin­lerden uzak olması gereken menfî sıfatlan zikrederek şöyle buyurdu:

6- Allah’a şirk koşmak, adam öldürmek ve zinadan uzak olmak: “Onlar Al­lah’la birlikte bir başka ilâh edinip ona kulluk etmezler. (Ölümü) hak edenler dışında Allah’ın haram kıldığı cana kıymazlar.”

Yani onlar Allah’la birlikte başka bir ilâha tapınmazlar, Allah’la birlikte ibadetlerine başka bir ortak koşmazlar. Taat ve ibadeti yalnız O’na yaparlar. İman ettikten sonra küfre düşmek, evlendikten sonra zina etmek ve haksız yere cana kıymak gibi şer’î ve haklı bir sebep olmaksızın kasden cana kıymaz­lar. Bu haklı sebep de şahsî görüşle değil ancak idarecinin veya hakimin hük­müyle olur. Onlar zina da etmezler.

Bunlar cürümlerin en büyükleridir:

- Allah’a şirk koşmak,

- Cana kastederek adam öldürmek,

- Zina etmek.

Birinci cürüm Allah’ın hakkına tecavüzdür. İkincisi insanlığa (yaşama hakkına) tecavüzdür. Üçüncüsü insan haklarına tecavüz ve namusu çiğnemek­tir.

Kurtubî’nin dediği gibi bu üç sıfat ayrı ayrı kabul edildiği takdirde hepsi onbir sıfat olmaktadır.

Cenab-ı Hak daha sonra nefsi ıslah etmeye ve istikamete dönmeye teşvik etmek için tevbe kapısını açtı:

“Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler bunun dışındadır. İş­te Allah onların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah çok bağışlayan ve çok mer­hamet edendir.”

Yani dünyada günahtan uzaklaşıp masiyetten dolayı pişman olmak suretiyle bütün yaptıklarını terk edip Allah’a yönelenler, Allah’a, Rasulü’ne ve ahiret gününe inanıp tasdik edenler ve salih amel işleyenler bundan müstes­nadır. İşte Allah tevbe sebebiyle bunların kötülüklerini siler ve taat sebebiyle kötülüklerin yerine iyilikler getirir, yahut bu geçmiş kötülükler tevbe ile derhal iyiliklere çevrilir.

Ebu Zer Peygamberimiz’den (s.a.) rivayet ediyor: “Günahlar iyiliklerle çev­rilir. “

İmam Ahmed, Timizi ve Beyhakî, Muaz’dan Peygamberimizin (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Kötülüğün peşinden iyilik yap ki onu silsin. İnsanlara güzel ahlâk ile muamele et.” (Hûd, 11/114) ayetini te’kit etmek­tedir.

Kısaca: “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” ayetinin manası hakkında iki görüş vardır:

Birincisi: Onlar bu kötülüklerin yerine iyilik işlediler demektir. Hasan-ı Basrî diyor ki: Allah kötü ameli iyi amelle, şirki ihlâsla, fücuru namuslulukla, küfrü islâmla değiştirir. Yani bu değişiklik dünyada, tesiri ise ahirette olur.

İkincisi: Bu kötülükler bizzat ihlâslı tevbe ile iyiliklere döner. Çünkü bu kimse geçen günahları her hatırladıkça pişmanlık duyar, Allah’a yönelir ve is­tiğfar eder. Bu itibarla günah taate çevrilir. Yani bu değişiklik ahirette olur.

Doğru olan birinci görüştür. Tevbe önceki ameli siler, tevbe eden kimse için yeni bir sayfa açılır. Artık diğer müminler gibi salih amellere sevap verilir, kötülüklere de ceza verilir.

“Kim tevbe edip salih amel işlerse şüphesiz o Allah’a hakkıyla yönelmiş olur.” Yani kim günahlarına karşı tevbe ederse ve salih ameller işlerse Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü O Allah katında razı olunacak bir şekilde Al­lah’a dönmüştür. Allah da O’nun cezasını silmiş, sevabı bol olarak vermiştir.

Bu ifade şirk, kasden adam öldürme ve zina gibi büyük günahlardan tevbe eden kimsenin tevbesinin kabul edileceği şeklindeki hususi ifadeden bütün günahlardan dolayı yapılacak tevbenin kabulü için umumî bir ifadedir.

Bu ayetin benzerleri çoktur: “Bilmediler mi ki Allah kullarının tevbesini kabul eder.” (Tevbe, 9/104); “De ki: Ey kendilerinin aleyhinde haddi aşanlar! Al­lah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağış­lar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53).

7- Yalancı şahitlikten uzaklaşma ve yalandan sakınma: “Onlar yalan yere şahitlik etmezler. Boş sözle karşılaştıkları zaman vakarla oradan geçip giderler.” Onlar başkası aleyhine kasden yalan yere şahitlikte bulunmazlar, yahut yalan meclislerinde bulunmazlar.

İbni Kesir diyor ki: Ayetin üslûbundan anlaşılan mana, onlar yalan konuşulan yerde bulunmazlar, demektir. Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyur­muştur: “Onlar boş sözle karşılaştıkları zaman vakarla oradan geçip giderler.” Yani yalan konuşulan yerde bulunmazlar. Onların yanına uğradıklarında bunlar hiçbir şekilde kirlenmezler. Bu ayetin benzeri: “Onlar boş sözü işittikleri zzman ondan yüz çevirirler. Bizim amellerimiz bize, sizin ameliniz size derler. Selâm üzerinize olsun. Biz cahilleri arzu etmeyiz.” (Kasas, 28/55).

Gerçek şudur ki, bu ayet şu iki hususa delâlet etmektedir.

- Yalancı şahitliğin haram oluşu,

- Boş söz meclislerinden sakınmak ya da hatalı davranan kişiyi affetmek. “Bunu birinci hususa delil olarak zikretmişlerdir.

Nitekim Buhari ve Müslim’in Sahihlerinde Ebu Bekir’den (r.a.) rivayet tescilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) üç defa “Size büyük günahların en büyüklerini haber vereyim mi?” buyurdu. Biz de, evet dedik. Bunun üzerine şeyle buyurdu: Allah’a şirk koşmak, anne-babaya isyan etmek. O sırada yaslanmış duruyordu. Oturdu ve şöyle buyurdu: “Dikkat edin yalan söz de büyük günahtır. Dikkat edin. Yalan yere şahitlik de büyük günahtır.” Bunu o kadar tekrar etti ki biz: “Keşke sussa.” dedik.

Hz. Ömer yalan yere şahitlik yapan kimseye 40 celde vuruyor, yüzünü siyahla boyatıyor, başını traş ettiriyor ve çarşıda dolaştırıyordu.

8- Öğütleri kabul etmek: “Onlar kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıl­dığı zaman bu ayetler karşısında sağır ve kör gibi davranmazlar.” Yani bu ayet­ler hatırlatıldığı zaman dinlemek için otururlar. Kendilerine hatırlatmada bulunan kimselere Allah’ın kelâmını işittikleri zaman ondan hiç etkilenmeyen, durumlarını değiştirmeyen sanki kör ve sağır gibi hakkı duymayan ve gör­meyen, küfürleri, isyanları, bilgisizlikleri ve tuğyanları üzerine devam eden kâfirler, münafıklar ve isyankâr müminler gibi değil, bilakis pür dikkat kesilen kulaklarla, basiretli açık gözlerle ve şuurlu kalplerle bu hatırlatmaya yönelir­ler.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bir sure indirildiği zaman iç­lerinden bazıları: “Bu (sure) hanginizin imanını artırdı?” der. İman etmiş olan­lara gelince (her inen sure) daima onların inanını artırmıştır ve onlar (bir sure indikçe) birbirlerine müjde verirler. Fakat (bu sure) kalplerinde hastalık bulunanların küfürlerine küfür katıp artırdı ve onlar kâfir olarak öldüler.” (Tevbe, 9/124-125).

9- Allah Tealâ’ya yakarış: “Onlar: Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözlerimizin nuru olacak kimseler ihsan eyle. Bizi takva sahiplerine lider kıl, derler.” Onlar Rablerine niyazda bulunarak dua ederler. Allah’tan kendilerini hayır işleyen, serden uzaklaşan, gözlerini nurlandıracak, gönüllerine sürür verecek mümin, salih ve İslâm’la hidayet bulmuş saliha eş­lerle ve salih evlâtlarla rızıklandırmasını niyaz ederler. Çünkü mümin Alah’a itaatle amel eden birini gördüğünde gözü aydınlanır, dünya ve ahirette kalbi mesrur olur. Onlar ayrıca Allah’ın kendilerini hayırda ve dinin emirlerine uy­ma hususunda kendilerine uyulacak liderler kılmasını niyaz ederler.

Bu sebeple onlar kendi ibadetlerinin hanımlarının ve çocuklarının ibadetleriyle irtibatlı olmasını, onların hidayetlerinin başkalarına faydalı olmasını arzu ettiler. Onlar hayır ve iyilik davetçileriydi. Bu daha çok sevaplı ve daha güzel neticelidir.

Müslim’in Sahih’inde Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdular: “İnsan ölünce üç şey hariç ameli kesilir: Faydası devamlı sadaka… Kendisinden yararlanılan ilim… Kendisine dua eden salih evlât.”

Bazı alimler diyorlar ki: Bu ayet dinde liderliğin istenmesi ve arzu edil­mesi gerektiğine delâlet etmektedir. İbrahim Halil (a.s.) şöyle dua etmişti: “Bana sonuncular arasında sadık bir lisan nasip eyle.”

Cenab-ı Hak bundan sonra bu 11 sıfatla muttasıf olan “Rahmanın has kulları” nın mükâfatını zikretti:

“işte onlar sabretmelerinin karşılığı olarak Cennet’in yüksek köşkleriyle mükâfatlandırılacaklardır. Onlar orada selâm ve saygı ile karşılanacaklardır.” Yani bu değerli sıfatlarla bu övgüye lâyık söz ve davranışlarla muttasıf olan bu kimselere kıyamet günü cennetin yüksek köşkleri mükâfat olarak verilecektir. Bir ayette: “Onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler.” (Sebe, 34/37) buyurulmaktadır. Onlar bu vazifeleri yerine getirmedeki sabırları ve sebatları sebebiyle bu derecelere nail olurlar. Onlar cennette selâm ve saygı ile kar­şılanacaklardır. Yani onlar ikram ve iltifat görecekler, kendilerine hürmet ve takdirle muamele edilecektir. Onlar selâmette bulunurlar. Allah’ın selâmı üzer­lerine olur.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Melekler her bir kapıdan on­ların huzuruna gelecekler (ve şöyle diyeceklerdir:) Sabrettiğiniz şeylere karşılık sizlere selâm olsun. Bu dünya yurdunun en güzel sonucudur.” (Ra’d, 13/23-24). Ayetteki “Sabrettiğiniz şeylere karşılık” ifadesi cennetin lâyık olma karşılığında verileceğine delâlet etmektedir.

Ayet kendilerine horlanma ve küçümsenme ile birlikte kat kat azap ve­rilen isyankârların aksine, itaatkârların ta’zim ve hürmetle birlikte cennet nimetleri içinde olacaklarını ifade etmektedir.

“Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. O ne güzel bir istikrar yurdu, ne güzel bir makamdır!” Yani onların nimetleri devamlı olup kesilmez. Onlar cen­netlerde başka yere intikal etmeden sürekli şekilde kalırlar. Ölmezler ve oradan ayrılmazlar. Oradan başka bir yere gitmek de istemezler. Bu cennetler ne güzel manzaradır, ne hoş menzil ve yurtlardır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Saadete erenlere gelince: On­lar cennettedirler. Rabbinin dilediği müstesna olmak üzere onlar orada gökler ve yeryüzü durduğu müddetçe ebedî kalıcıdırlar. Bu hiç kesilmeyen bir lütuf ve ihsandır.” (Hûd, 11/108).

Kısaca: Allah “Rahmanın has kulları” na önce cennette kıymetli menfaat­ler, ikinci olarak kendilerine ta’zim gösterilmesi ikramı vaad etti. Sonra da bu iki nimetin vasfının “devamlılık” olduğunu beyan etti. “Orada ebedî olarak kalacaklardır.” Ayrıca bu iki nimetin onlara “has” olduğunu beyan etti: “O ne güzel bir istikrar yurdu, ne güzel bir makamdır!”

“De ki: Duanız olmadıktan sonra Rabbim size niye değer versin?” Yani Al­lah kullarından müstağnidir. Onlara asla muhtaç değildir. Sadece kulları is­tifade etsinler diye onlara bazı yükümlülükler vermiştir. İsyanları sebebiyle onlara azap edecektir. Kulları O’na iman etmez, O’na kullukta bulunmazlarsa Allah onlara hiç değer vermez, aldırış etmez. Çünkü O mahlûkatı kendisine ibadet etsinler, O’nun birliğini kabul etsinler, sabah akşam onu tenzih, teşbih etsinler diye yaratmıştır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56).

“Siz hakkı yalanladınız. Bu sebeple azap yakanızı bırakmayacaktır.”

Ey Kâfirler! Ey isyankârlar! Benim peygamberlerimi yalanladığınız ve benimle karşılaşacağınıza iman etmediğiniz takdirde yalanlamanız azaba uğ­ramanıza sebep olacak, dünya ve ahirette helak olmanıza sebep olacaktır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bedbaht olanlara gelince: On­lar ateştedirler. Orada onların (çok feci) nefes alıp vermeleri vardır.” (Hûd, 11/106-107).