29

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    94 27540Hadid(57)

٢٩

لِءَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلى شَىْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّهِ يُؤْتيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظيمِ

(29) liella ya’leme ehlulkitabi ella yakdirune’ ala şey’in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu’tiyhi men yeşa’u vallahu zulfadlil’aziymi
Ehli kitap bilsinler ki onlar kadir değillerdir Allah’ın fazlından hiçbir şeyi (elde etmeye) muhakkak fazlı ihsanı Allah’ın elindedir onu dilediği kimseye verir Allah güçlü, fazlı ihsan sahibidir

1. li ellâ ya’leme : bilmedikleri için
2. ehlu el kitâbi : kitap ehli
3. ellâ yakdirûne : güç yetiremezler
4. alâ şey’in : bir şeye
5. min fadli allâhi : Allah’ın fazlından
6. ve enne : ve olduğunu
7. el fadle : fazl
8. bi yedi allâhi : Allah’ın elinde
9. yu’tî-hi : onu verir
10. men yeşâu : dilediği kimseye, dilediğine
11. ve allahu : ve Allah
12. : sahip
13. el fadli : fazl
14. el azîmi : büyük


SEBEB-İ NÜZUL

a) Taberî’nin Bişr kanalıyla Katâde’den rivayetinde o şöyle demiştir: “Ey iman edenler, Allah’tan takva üzere olun ve Rasûlü’ne iman edin ki size rahme­tini iki kat versin.” âyet-i kerimesi nazil olunca kitab ehli, kendilerinden müslüman olanlara hased ettiler de bunun üzerine Allah Tealâ: “Böylece kitab ehli, Allah’ın lûtfundan hiçbir şey elde edemiyeceklerini bilsinler…” âyet-i ke­rimesini İndirdi.

b) İbnu’l-Münzir’in Mücâhid’den rivayetinde o şöyle demiştir: Yahudiler: “Bizden bir peygamberin gelmesi vakti iyice yaklaştı. O peygamber, kendisine inanmıyanların ellerini ve ayaklarını kesecektir.” diyorlardı. Ne zaman ki Allah Tealâ Arap’tan bir peygamber olarak Hz. Muhammed’i gönderdi; onu inkâr etti­ler de onların bu inkârı üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi


AÇIKLAMA

“Andolsun ki biz Nuh’u ve İbrahim’i gönderdik, peygamberliği ve kitabı da onların nesillerine verdik.” Yemin yemin olsun ki biz beşerin ikin­ci babası Nuh’u kendi kavmine, peygamberlerin babası, Arabın babası İb­rahim Halilü’r-Rahman’ı da bir başka kavme peygamber olarak gönderdik, risalet ve nübüvveti (peygamberliği) de onların nesillerine verdik. Bütün peygamberler o ikisinin neslindendir, Allah onlardan sonra, onların zürriyetinden olmayan ne bir nebi, ne de bir rasul gönderdi. İnen kitaplar da yine onların nesillerine indi. Allah onların nesilleri dışında kimseye ne bir kitap indirdi, ne de bir beşere vahiy gönderdi.

“Neticede içlerinden bir kısmı hidayete ermiştir, ama onlardan çoğu fasık idiler.” Yani zürriyet neticede iki gruba ayrıldı. Onlardan bir topluluk hakka ve sırat-ı müstakime yöneldiler, pek çoğu ise Allah’a itaatten ve koy­duğu sınırlardan dışarı çıktılar. Allah’ın bütün peygamberlerle ümmeti arasındaki sünneti (kanunu) işte böyledir.

Bu şuna delildir ki hak yolundan çıkmak ve sapmak, hakkı tanıma ve ona ulaşma imkanı bulduktan ve gerekli deliller ortaya konulduktan sonra olmaktadır.

“Sonra bunların izleri üzerinde ardarda peygamberlerimizi gönder­dik. ” Yani onlardan sonra asırlar boyu peşpeşe, birbiri ardına, bir peygam­berden sonra bir diğerini gönderdik. Nihayet İsa (a.s.)’ın günlerine gelindi.

Vahiy silsilesinde meşhur olduğu için Allah İsa (a.s.)’ı özellikle zikrederek şöyle buyurdu:

“Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona incil’i verdik.” Yani peygamber­ler silsilesini Meryem oğlu İsa ile devam ettirdik ve ona İncil’i verdik. İncil, Allah’ın dininin esaslarını ihtiva edici, Tevrat’takileri tamamlayıcı, şeriatın hakikatini ve hikmetini açıklayıcı, “Yahudilerden gelen zulüm sebebiyle on­lara helâl kılınmış olan nice iyi şeyleri onlara haram kıldık.” (Nisa, 4/160) ayetinde Cenab-ı Hakk’ın ifade ettiği gibi yaptıkları zulüm ve çirkinlikler­den dolayı İsrailoğulları’na ceza olmak üzere konulmuş olan sert hüküm­lerin bazılarını hafifletici olarak Allah’ın İsa (a.s.)’a vahyettiği kitaptır.

Sonra Allah İsa’ya tâbi olanların sıfatlarından bazılarını zikrederek şöyle buyurdu:

“Ve ona tâbi olanların kalplerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uy­durdukları ruhbanlığı ise, onu üzerlerine biz farz kılmadık. Ancak Allah rızasını aramak için yaptılar. Fakat buna da hakkıyla riayet etmediler.” Yani Yahudilerin katılığının aksine, biz ona tâbi olan havarilerin ve yar­dımcılarının kalplerine bir şefkat bir merhamet koyduk. Onların kendilik­lerinden uydurdukları, ihdas ettikleri ruhbanlığa gelince: Bunu onlar için Allah koymadı, bunu onlara Allah emretmedi. Bilakis ibadette aşırılık yaparak bu tarz üzere yürüdüler; yememe, içmeme, evlenmeme konusunda bu meşakketleri kendileri yüklediler. İnsanlardan uzaklaşıp mağaralarda, kiliselerde ibadete çekildiler, Allah’a yakın olmak için sert dokunmuş el­biseler giydiler.

Onlar bu ruhbanlığı sırf Allah’ın rızasını kazanma maksadıyla uydur­dular, ama buna hakkıyla riayet etmediler, esaslarını muhafaza etmediler ve içlerinden pek çoğu bunu fesad işlerde kullandı.

İbni Kesir’in de dediği gibi bu onlar için iki bakımından kınama ifade eder: Birincisi: Allah’ın dininde Onun emretmediği şey uydurmak (bid’at). İkincisi: Kendilerini Allah’a yaklaştıran bir ibadettir diye iddia ederek yap­mayı üstlendikleri şeyi yerine getirmemeleri.

İbni Ebî Hatem’in rivayetine göre İbni Mesud şöyle dedi: Rasulullah (s.a.) bana: “Ey İbni Mes’ud” dedi. Ben de: “Buyur ya Rasulallah” dedim. Şöyle devam etti: “Biliyor musun İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. İçlerinden üçü hariç, hiçbiri kurtulmadı. Bunlardan birincisi İsa’dan sonra mağrur ve mütekebbir kralların arasında bulundu, Allah’ın dinine, Mer­yem oğlu İsa’nın dinine çağırdı, o krallarla savaştı sabretti, öldürüldü ve kurtuldu. Sonra başka bir grup çıktı. Bunların savaş gücü yoktu, bunlarda kralların ve zalimlerin arasında bulundular. Allah’ın dinine ve Meryemoğlu İsa’nın dinine davet ettiler, öldürüldüler, testerelerle biçildiler, ateşlerde yakıldılar, neticede sabredip kurtuldular. Sonra bir başka grup çıktı, bun­ların da ne savaşacak gücü, ne de adaleti sağlayacak kuvveti vardı. Bunlar da dağlara çekilip ibadetle vakit geçirdiler. İşte Allah’ın “uydurdukları ruh­banlık ise onu üzerlerine biz farz kılmadık” dediği kişiler bunlardır. “

“Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Onlardan bir çoğu fasık kimselerdir.” Yani gerçekten iman eden o müminlere bu imanları sebebiyle hakettikleri sevabı verdik. Ruhbanlık yapan bu insanların çoğu fasıktır, Allah’ın koyduğu sınırlardan ve O’na itaatten çıkmışlardır, haksız yere insanların mallarını yerler, gidişleri sapıktır.

Hafız Ebu Ya’la’nın Enes bin Malik’te rivayetine göre Rasulullah (s.a.) şöyle diyordu: “Kendinize ağır işlev yüklemeyin, yüklerseniz (Allah tarafın­dan da) size ağır yüklenir. Çünkü bir kavim kendisine ağır yükledi de on­lara (bu sonra) ağır geldi. İşte bu onların mabetlerde, kiliselerde inzivaya çekilmeleridir. Uydurdukları ruhbanlık ise onu üzerlerine biz farz kıl­madık. “

Ahmed bin Hanbel’in İlyas bin Malik’ten rivayet ettiklerine göre Rasulullah şöyle buyurdu: “Her peygamberin bir ruhbanlığı vardır. Bu üm­metin ruhbanlığı da Allah yolunda cihaddır.”

Sonra Allah hem İsa (a.s.)’a, hem de Muhammed (s.a.)’e iman eden­lerin sevabını zikrederek şöyle buyurdu:

“Ey iman edenler, Allah ‘tan korkun ve peygamberine iman edin ki size rahmetinden iki nasib versin ve size kendisi ile yürüyeceğiniz bir nur lütfet­sin ve sizi affetsin. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” Yani ey Ehl-i Kitap inananlarından olup da Allah’ın varlığını ve birliğini ve pey­gamberi Muhammed (s.a.)’i tasdik eden Yahudi ve Hristiyanlar! Allah’ın size emrettiklerini yaparak, yasak ettiklerini terkederek Ondan korkar, el­çisi Muhammed’e de iman ederseniz, Allah size önceki peygamberlere iman ettikten sonra son peygamberi Muhammed’e de iman etmeniz sebebiyle rahmetinden iki nasip veya iki kat verir ve buna ziyade olarak da size sıratta aydınlığı ile yürüyebileceğiniz, ahirette yolunuzu bulabileceğiniz bir nur, dünyada cehaleti ve körlüğü farkedebileceğiniz bir hidayet lütfeder ve geçmiş günahlarınızı affeder. Allah çok mağfiret ve rahmet sahibidir.

Daha önceki bütün peygamberlere iman ettikten sonra Muhammed (s.a.)’e de iman edenler için verilen bu vaad şu üç hususu ihtiva etmek­tedir: sevabın kat kat olması, kurtuluşları için sırat üstünde onlara nur verilmesi, günah ve kötülüklerinin affedilmesi.

Buhari ve Müslim’in Ebu Musa el-Eş’arî’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Üç sınıf insan vardır ki ecri iki defa ver­ilir: Ehl-i Kitap’tan bir adam, hem kendi peygamberine hem de bana iman ederse ona iki ecir vardır. Bir köle, hem Allah’ın hakkını, hem de efen­dilerinin hakkını yerine getirirse, ona iki ecir vardır. Bir insan cariyesini yetiştirir, terbiyesini güzel verir, sonra onu azad edip evlendirirse, buna da iki ecir vardır.”

Sonra Allah peygamberliğin kendi kavimlerine ait olduğunu iddia eden Yahudilere cevaben şöyle buyurdu: “Ehl-i Kitab Allah’ın lutfundan hiçbir şey elde edemeyeceklerini bilsinler. Lütuf Allah’ın elindedir, onu dile­diğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” Yani Allah’tan korkun ve iman edin ki yukarıda geçen üç şeyi size versin. Ehl-i Kitap’tan, Allah’ın ver­diğinin geri çevrilemeyeceğine, vermediğinin de alınamayacağına inanmayıp Ondan korkmayanlar, bunlar Allah’ın Muhammed’e iman edenlere lütfettiğinden hiçbir şey elde edemeyeceklerini ve bunu hak etmiş olanlara ihsan ettiği risalet, nübüvvet vs. lütuflarını vermesine de mani olamayacaklarını, lütfün -ki peygamberlik, ilim ve takva da bu cümleden­dir- Allah’ın elinde olduğunu, Muhammed’e ashabını ve ümmetine İslâm dininden zengin bir pay verdiği gibi onu dilediğine vereceğini iyi bilsinler ve bu gerçeği kabul etsinler. Allah lütfü geniş, kullarından dilediğine karşı ihsanı ve hayrı çoktur.

Kısacası; Ehl-i Kitap, nebilerin ve rasullerin sonuncusu Muhammed (s.a.)’e iman etmedikçe Tevrat’a, İncil’e, Musa ve İsa’ya iman etmiş ol­maları yetmez ve hiç fayda vermez.