52

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    78 29567Hakka(69)

٥٢

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظيمِ

(52) fesebbih bismi rabbikel’aziymi
O halde sen de tesbih et yüce Rabbini ismi ile

1. fe : o zaman, o halde, artık
2. sebbih : tespih et
3. bi ismi : ismi ile
4. rabbi-ke : Rabbini
5. el azîmi : azîm, büyük, yüce

فَسَبِّحْo halde tesbih etبِاسْمِ isminiرَبِّكَ Rabbininالْعَظِيمِbüyük


AÇIKLAMA

“Hayır, yemin ederim ki gördüğünüz şeylere, görmediğiniz şeylere de. Muhakkak ki o şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür.” Yani ben isim ve sıfatlarımda kemalime delil olan gördüğünüz yaratıklara ve sizin için gayb olan hususlara yemin ederim ki… Yahutta gördüklerinizle, görmediklerinizle herbir şeye yemin ederim ki; Kur’an Allah’ın kelâmı, vahyi, kulu ve risaleti tebliğ ile emaneti yerine ulaştırmak için seçtiği rasulüne indirdiği kitabıdır. Şüphesiz o çok şerefli bir rasulün okuduğu, çok şerefli bir rasulün tebliğ ettiği bir sözdür. Risalet yoluyla Allah’tan alınıp insanlara ulaştırılmaktadır.

Kur’an’ın elçiye izafe edilmesi, onun tarafından tebliğ edilmesi anlamındadır. Çünkü elçinin bir özelliği kendisini elçi olarak gönderen adına bildirimde bulunmaktır. “Rasul: elçi” söz konusu edilerek, bu Kur’an’ın onun kendiliğinden uydurduğu bir söz olmadığına işarette bulunulmuştur. O elçilik (risalet) yoluyla Allah’tan alınıp bildirilen Allah’ın sözüdür. Elçinin “şerefli” diye nitelendirilmesi de onun güvenilirliğine bir işarettir. Onun basit, dünyevi maksatlara göz dikerek aldığı risaleti değişikliğe uğratanlardan olmadığını anlatmaktadır.

Çoğunluğun kanaatine göre burada sözü edilen “şerefli elçi” Muhammed (s.a.)’dir. Çünkü bundan sonra Kur’an’ın bir şair ve bir kahin sözü olmadığı zikredilmektedir. Araplar ise Cebrail’in şair ya da kahin olduğunu söylemiyorlardı. Onlar bunu Muhammed (s.a.) için söylüyorlardı.

Tekvir süresindeki buyrukta ise çoğunluğun kanaatine göre sözü edi­len “şerefli elçi” Cebrail (a.s)’dir. Çünkü ileride de geleceği gibi daha sonra gelen nitelikler ona uygundur.

“O bir şair sözü de değildir, ne kadar az inanırsınız!” Kur’an ileri sürdüğünüz gibi bir şair sözü değildir. Çünkü Muhammed (s.a.) şair değildir, ayrıca Kur’an ayetleri şiir türünden de değildir. Sizler ise pek az iman eder, çok basit ölçülerde tasdik ediyorsunuz. Buradaki “azlık”tan kasıt, zahiri anlamıdır ki, bu da kendilerine sizi kim yarattı diye sorulduğunda Allah diye cevap vermeleridir. “Azlık” niteliğinin sözlük anlamı olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak ba­sit bazı şeyleri doğrulamışlardır. Zira onlar hayrın, akrabalık bağını gözet­menin, iffetli hareket etmenin ve buna benzer Rasulullah (s.a.)’ın emrettiği hususların doğru olduğunu kabul ediyor, inanıyorlardı.

Kur’an’ın şiir olmadığı belirtilirken “ne kadar az inanırsınız” denildiği halde bir kehanet olmadığı söylenirken de “ne kadar az düşünüp ibret alır­sınız” diye buyurulmuştur. Çünkü Kur’an’ın şiir olmadığı adeta maddi olarak hissedilen apaçık bir husustur.

Kur’an lafzının böyle olduğu açıkça ortadadır. Çünkü şiir vezinli olup kafiyeli bir söz dizisidir. Kur’an lafızları ise şiir kastıyla söylenmemiş ve çok az olan bazı bölümler dışında böyle değildir. Muhteva bakımından şiir olmadığına gelince, Kur’an her türlü bilgiyi, gerçeği ve mükellef olan bir kimseyi inatlaşmayan türden birisi olduğu takdirde, bildirdiklerini tasdik etme sonucuna götüren bütün delilleri ihtiva etmektedir.

Kur’an’ın bir kehânet olmadığını anlamak için ise, düşünmeye ihtiyaç vardır. Kâhinlerin sözleri anlamsız birtakım seciler (cümle sonlarında ka­fiyeler) ile tabiattan uzak birtakım şekillerdir. Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’de şeytanlar lanetlenmekte ve onların uygulamaları yerilmektedir. Kâ­hinler de şeytanların kardeşleridir.

“Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız.” Kur’an sizin ileri sürdüğünüz gibi gelecekte gaybî olan hususları bildiğini iddia eden bir kâhin sözü de değildir. Çünkü kâhinlik ayrı bir iştir. Onunla Kur’an arasında ortak bir taraf yoktur. Çünkü Kur’an’da şeytanlara lanet okunmaktadır. Onların ilham ettiği sözler olmasını akıl kabul edemez. Fakat sizler pek az düşünüp öğüt alan kimselersiniz. Bundan dolayı işin için­den çıkamıyorsunuz. Kur’an’ın söz düzeninin nasıl olduğu, onun şeytanlara laneti ihtiva ettiği üzerinde düşünüp, ibret almadığınız için; o bir kâhin sö­züdür, dediniz. Daha sonra Yüce Allah asıl maksadı açıkça şöylece ifade et­mektedir:

“O alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.” Bilakis o insanların da, cinlerin de Rabbi olan Allah tarafından indirilmiştir. Onu Cibril-i Emin Allah’ın Rasulü Muhammed (s.a.)’in kalbi üzerine indirmiştir. O kendisini elçi gönderenin adına tebliğ yapan anlamında bu rasulün (elçinin) sözüdür. İnsanlara bu sözü açıklayıp ve insanları ona imana çağıran ve Kur’an’ı peygamberliğinin delil ve belgesi olarak ortaya koyan O’dur.

İmam Ahmed’in rivayet ettiğine göre Şureyh b. Ubeyd dedi ki: Ömer b. Hattab dedi ki: Müslüman olmadan önce Rasulullah (s.a.)’ı gözetlemeye çıktım. Benden önce mescide gelmiş olduğunu gördüm. Arkasında durdum. Hakka suresini okumaya başladı. Kuranın o akıcı sözleri beni hayrete dü­şürdü. Kendi kendime kâhindir dedim. Bu sefer: “Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız. O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir. Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz onu elbette kudretimizle alıverirdik. Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık. O za­man da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı.” buyruklarını surenin sonuna kadar okudu. (Ömer (r.a) devamla) dedi ki: Bunun üzerine İslâm kalbimde alabildiğine yer etti.

İbni Kesir dedi ki: İşte bu da Yüce Allah’ın Ömer b. Hattab (r.a.)’ın hidayetine etki etmeyi takdir buyurduğu sebeplerden birisidir.

Daha sonra Yüce Allah Muhammed (s.a.)’in Kur’an’dan bir şeyler uydurmaya güç yetiremeyeceğini şöylece vurgulamaktadır:

“Eğer bazı sözleri uydurup, bize isnad etseydi biz onu elbette kudretimizle alıverirdik.” Eğer Muhammed ya da Cebrail bazı sözler uydu­rup, bunları kendisi uydurduğu halde -faraza- Allah’a nispet etseydi, biz onu gücümüzle yakalar ve çarçabuk cezalandırır, ondan intikam alırdık. Yahutta onun -öldürülmek istenen kişinin yakalanması gibi- sağ elini yakalardık. Çünkü “yemin: sağ el” güç kudret demektir:

“Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık.” Kalp damarı (vetin) kalpten başa giden bir damardır. Bu damar koptu mu kişi ölür. Bu da onun, hükümdarların gazaplandıkları kimselere uyguladıkları en ağır ceza ile helak edileceğini anlatan bir ifadedir.

“O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı.” Yani sizden herhangi bir kimse bize karşı onu savunamaz ya da onu bizden kurtaramazdı. Dolayısıyla sizin için Allah adına yalan söylemeye kendisini zorlama cesaretini nasıl gösterebilir? Rasulü kimse bize karşı ko­ruyamaz ya da (istediğimiz takdirde) öldürmemize engel olamaz, demektir.

Arkasından Yüce Allah Kur’an’ın birtakım nitelik ve faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Doğrusu o takva sahipleri için bir öğüttür.” Yani Kur’an-ı Kerim Allah’ın emirlerine itaat edip, yasaklarından kaçınarak Allah’ın azabından korkan takva ehli kimseler için bir öğüt ve bir hatırlatmadır. Yüce Allah’ın: “O takva sahipleri için bir hidayettir.” (Bakara, 2/2) buyruğuna benzemek­tedir. “Takva sahipleri’nin özellikle sözkonusu edilmesi ondan yararlananların onlar olmasıdır.

Yüce Allah’ın şu buyruğuyla yalanlayıcıları tehdit etmesi de bu buyruklara uygundur: “Aranızda yalanlayanlar olduğunu da elbette biliriz biz.” Yani bizler küfür ve inat ile bazılarınızın Kur’an’ı yalanladığını kesinlikle biliyoruz. Buna karşılık onları biz cezalandıracağız. Bazınız da Hakka giden yolu bulduğundan ötürü onun doğruluğuna inanmaktadır. Bu buyruk yalanlayıcılar için ağır bir tehdit ihtiva etmektedir.

“Ve şüphesiz ki o, kâfirler için bir hasrettir.” Muhakkak bu Kur’an-ı Kerim kıyamet gününde kâfirler müminlerin mükâfatlarını, Allah’ın onla­ra lütuflarını görecekleri vakit, onlar için bir hasret ve bir pişmanlık sebebi olacaktır.

“Ve muhakkak ki o kesin bilginin gerçeğidir.” Muhakkak Kur’an-ı Kerim doğru haberdir, kesin gerçektir. Onda hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Çünkü o Allah’tandır. Muhammed (s.a.)’in uydurduğu bir söz değildir.

“O halde büyük Rabbini adı ile teşbih et.” Yani Kur’an-ı Azim’i indiren Allah’ı Ona yakışmayan şeylerden teşbih ile tenzih et. Teşbih, sübhanallah demektir. Aynı şekilde sözler uydurulup, O’na nispet edilmesine razı olmaktan da O’nu teşbih et. Sana vahyettikleri sebebiyle Allah’a şükür olmak üzere de O’nu teşbih et.

“Rabbin adı” mukaddes zatına ya da sıfatlarından birisine delâlet eden her bir lafızdır. Allah, rahman ve rahim gibi. Özel ismin tenzih edilmesi ise zatın tenzih edilmesi demektir. Buna göre “isim” lafzının başında ki “be” harfi zaiddir