٢٤
هُوَ اللّهُ الْخَالِقُ الْبَارِءُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزيزُ الْحَكيمُ
(24) huvallahul halikul bariyul musavviru lehul’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fissemavati vel’ardi ve huvel’azizul hakim
O Allah ki Yaratandır Yoktan Var Edendir Suret Verendir en güzel isimler O’nundur Göklerde ve yerde ne (varsa hep) O’nu tespih eder O, Güçlü ve Hikmet Sahibidir
| 1. | huve allâhu | : O Allah ki |
| 2. | el hâliku | : yaratan |
| 3. | el bâriû | : yokken var eden |
| 4. | el musavviru | : tasvir eden, şekil ve suret veren |
| 5. | lehu | : onun, onu |
| 6. | el esmâu el husnâ | : güzel isimler |
| 7. | yusebbihu | : tespih ederler |
| 8. | lehu | : onun, onu |
| 9. | mâ | : şey(ler) |
| 10. | fî es semâvâti | : semalarda, göklerde var olan, bulunan |
| 11. | ve el ardı | : ve arz, yeryüzü, yer |
| 12. | ve huve | : ve o |
| 13. | el azîzu | : azîz olan, yüce olan |
| 14. | el hakîmu | : hakîm olan, hüküm ve hikmet sahibi |
هُوَ Oاللَّهُ Allah kiالْخَالِقُHalikالْبَارِئُBari’الْمُصَوِّرُMusavvir’dirلَهُ O’nundurالْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىen güzelيُسَبِّحُ tesbih ederلَهُ O’nuمَا olan şeylerفِي السَّمَاوَاتِgöklerdeوَالْأَرْضِve yerdeوَهُوَ muhakkak ki OالْعَزِيزُAzîz’dirالْحَكِيمُHakîm’dir
AÇIKLAMA
“Bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik muhakkak onu Allah korkusundan başını eğmiş ve parça parça olmuş görürdün.” Yani Kur’an-ı Kerim’in belagatı, azameti ve kalpleri eriten nasihatlar ihtiva etmesi o kadar yüksek bir mertebededir ki şayet bu Kur’an bir dağa indirilse ve ona insan gibi akıl verilmiş olsaydı son derece sert ve katı olmasına rağmen onu Allah korkusundan, Allah’ın kelâmına hakkıyla tazim edememe korkusundan zillet içinde başını eğmiş, boyun kırmış ve parça parça olmuş görürdün.
Bu, Kur’an-ı Kerim’in şanını yüceltmedir, ihtiva ettiği vaadlerinden, uyarılarından ve nasihatlarından dolayı gönüller üzerinde son derece etkili olmasının temsili bir ifadesidir. Dağ, katılığına ve sertliğine rağmen Kur’an-ı Kerimi anlayıp Allah korkusundan parça parça olursa, ey insanoğlu, siz Allah’ın emrini ve Kitab’ını anlayıp dururken kalplerinizin yumuşamaması, Allah korkusundan dolayı O’na boyun eğmemeniz, hiç doğru olur mu? Bunun için Allah Tealâ “Bu misalleri biz insanlara veriyoruz ki belki düşünürler.” buyurmuştur. Yani bu misalleri biz bütün insanlara veriyoruz ki öğütlerinden ders almak, kaçınılması lâzım gelenden kaçınmak için belki tefekkür ederler. Ra’d suresi 31. ayette Allah Tealâ şöyle buyurur: “Bir Kur’an ki eğer onunla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parça parça edilseydi yahut onunla ölüler konuşturulsaydı…” (Ra’d, 13/31).
Mütevatir bir hadiste şöyle rivayet olunmuştur: Rasulullah (s.a.) hutbe irad edecekleri zaman mesciddeki hurma kütüklerinden birinin yanında durarak hitap ederdi. İlk defa kendisine bir minber yapılıp konulduğunda Rasulullah (s.a.) kütüğü geçip minbere çıktı. O sırada kütükten bir inilti duyuldu. Kütük, daha önce dinleyip durduğu zikir ve vahyi artık duyamayacağı için, ağlarken susturulmaya çalışılan çocuğun sesi gibi ses çıkarmaya başladı.
Bu ayetle, kâfirlerin kalplerinin katılığına dikkat çekilmek istenmekte ve Kur’an okunurken huşu duymayan insanlar ayıplanmaktadır. Zira dağlar Allah’ın kelâmını işitmeleri ve anlamaları halinde Allah korkusundan parça parça olacaklarsa, bunu duyan ve anlayan siz insanların nasıl olması lâzım gelir?
Sonra Allah Tealâ bir başka açıdan, onu indirenin vasıflarına dikkat çekerek şanını yüceltti ve şöyle buyurdu:
“O, öyle bir Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur, görüneni ve görünmeyeni bilir. O, esirgeyen ve bağışlayandır.” Yani şüphesiz Kur’an’ı indiren Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur, bütün varlıkların Rabbi O’dur. O’ndan gayri bütün mabudlar batıldır. O hislerin algıladığı ve algılayamadığı her şeyi bilir, kâinatta bizim müşahede ettiğimiz ve edemediğimiz her şeyi bilir. Küçük büyük, değerli değersiz, karanlıklardaki siyah karıncaya varıncaya kadar, yerde ve gökte hiçbir şey O’na gizli değildir. O, bütün yaratılmışları kuşatan geniş rahmet sahibidir. O, dünya ve ahiretin Rahman ve Rahimi’dir. Ayet-i kerimede “ve benim rahmetim her şeyi kuşatır” (Araf, 7/157), “Sizin Rabbiniz rahmeti kendi üzerine farz kıldı” (En’am, 5/54) buyurmuştur.
Sonra Allah Tealâ yüce zatının başka sıfatlarını da zikrederek şöyle buyurdu:
“O, öyle bir Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. O maliktir, münezzehtir, noksanlıklardan beridir, kullarına emniyet veren, amellerini murakabe edendir, kuvvetli ve galip, kulları dilediği şeye icbar edendir, büyüklükte eşsizdir, şirk koşanların isnat ettikleri sıfatlardan münezzehtir.” Allah Tealâ bir defa daha vahdaniyet sıfatını tekid etti. Bu sıfatını bir önceki ayette olduğu gibi kalplere yerleştirmek için yine ayetin başında zikretti. O Allah ki tektir, ortağı yoktur, bütün eşyanın sahibidir, hiçbir engelle karşılaşmadan bunlarda dilediği gibi tasarrufta bulunur, her türlü ayıp ve noksanlıklardan münezzehtir, zatı, sıfatları ve fiillerinde kemal sahibi olduğu için her türlü eksiklerden beridir. Varlıklara zulmetmez. Peygamberlere mucizeler vermek suretiyle onlara “sıdk ve emanet” sıfatlarını ihsan etmiş ve kullarına zulmetmeyeceği teminatını vermiştir. Peygamberlerine mucize gösterme izni vererek onların peygamber olduğunu tasdik etmiştir. Kullarının amellerini murakabe etmektedir. Ayette: “Allah her şeye şahittir.” (Buruc, 85/9), “Sonra Allah onların bütün yaptıklarına şahittir.” (Yunus, 10/46) buyurulmuştur.
O üstündür, mağlup değil galipdir, her şeye üstün gelip onu hükmü altına alandır. Azamet sahibidir. Her türlü noksanlıktan münezzehtir, zatına lâyık olmayan şeylerden beridir. Kibir, Allah için medih, kullar için zemdir. Bir kudsî hadiste Allah şöyle buyurmuştur: “Azamet izarım, kibriya ridamdır. Kim bunlardan birini benden çekmeye (ortak olmaya) çalışırsa ona azap ederim.” İzar, belden aşağı bağlanan, rida ise belden yukarısını örten peştamalın adıdır. (Bu kelimeler gerçek anlamlarında kullanılmamışlardır.)
“Şirk koşanların isnat ettikleri sıfatlardan münezzehtir.” Yani Allah müşriklerin kendisine isnat ettikleri eş, çocuk ve ortak gibi şirk vasıflarından münezzihtir.
Sonra Allah Tealâ şöyle buyurdu:
“O, yaratan, yoktan var eden, şekil verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ki ve yerde ki her şey O’nu teşbih eder. O galip ve hikmet sahibidir. ” Yani iradesinin muktezası olarak eşyayı takdir edip yaratan, yoktan var eden, onları varlık alemine çıkaran O’dur. Her şeye istediği gibi değişik şekiller veren O’dur. “Seni dilediği şekilde terkib edenidir)” (İnfitar, 82/8). Hiç kimsenin kullanamayacağı güzel isim ve sıfatlar O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey lisanı haliyle ve sözüyle O’nu tenzih eder. Cenabı Hakkı’n hikmetli tasarruflarından biri de, yerde ve gökteki her şeye zat-ı sübhaniyesini teşbih etmelerini emretmesidir. Bu, Allah’ın değil kulların maslahatınadır. Ayet-i kerimede bu tenzih ve teşbih şöyle ifade edilmektedir: “Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herkes O’nu teşbih eder. O’nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların teşbihini anlamazsınız.” (İsra, 17/44).
Yüce Allah kuvvet sahibi, her şeye galiptir, mağlup edilmeyen kahirdir. Düşmanından intikamını acı bir şekilde alandır. Hükmünde, takdirinde ve varlıkları tedbirinde hikmet sahibidir. Hakkında hüküm verdiği bütün işlerde kemali ilim ve kemal-i kudret sahibidir.
Bu makamda Buhari ve Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği şu hadisi zikretmek uygun olur: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır, bunları kim sayarsa cennete girer. Allah tekdir, teki sever.” Bu hadisi aşağıdaki ilâve ile Tirmizi ve İbni Mace de rivayet etmiştir. Şu zikredeceğimiz metin Tirmizi’ye aittir:
Hüvallahüllezi lâ ilahe illâ hüve’r-Rahmân, er-Rahîm, el-Melik, el-Kuddûs, es-Selâm, el-Mümin, el-Müheymin, el-Azîz, el-Cebbâr, el-Mütekebbir, el-Hâlik, el-Bâri’, el-Musavvir, el-Gaffâr, el-Kahhâr, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Alîm, el-Kâbiz, el-Bâsit, el-Hâfıd, er-Râfi’, el-Muizz, el-Müzil, es-Semi, el-Basîr, el-Hakem, el-Adl, el-Latîf, el-Habîr, el-Halîm, el-Azîm, el-Gafûr, eş-Şekûr, el-Aliyy, el-Kebîr, el-Hafîz, el-Mugîs, el-Hasîb, el-Celîl, el-Kerîm, er-Rakîb, el-Mücîb, el-Vâsi’, el-Hakîm, el-Vedûd, el-Mecîd, el-Bâis, eş-Şehîd, el-Hakk, el-Vekîl, el-Kaviyy, el-Metîn, el-Veliyy, el-Hamîd, el-Muhsî, el-Mübdi’, el-Muîd, el-Muhyî, el-Mümît, el-Hayy, el-Kayyûm, el-Vâcid, el-Mâcid, el-Vâhid, es-Samed, el-Kâdir, el-Muktedir, el-Mukaddim, el-Muahhir, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın, el-Vâlî, el-Müteâlî, el-Berrü, et-Tevvâb, el-Müntekım- el-Afüvv, er-Reûf, Mâlikü’l-Mülk, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, el-Muksit, el-Câmi’, el-Ganiyy, el-Mugnî, el-Mu’tî, el-Mâni’, ed-Dârr, en-Nâfir, en-Nûr, el-Hâdî, el-Bedi, el-Bâkî, el-Vâris, er-Reşîd, es-Sabûr.






