18

١٨

اِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَاللّهُ بَصيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

(18) innellahe ya’lemü ğaybes semavati vel ard vallahü basiyrum bima ta’melun
Muhakkak Allah bilir göklerin ve yerin gaybını Allah yaptığınız şeyleri görendir

1. inne allâhe : muhakkak ki Allah
2. ya’lemu : bilendir
3. gaybe : gaybını
4. es semâvâti : göklerin
5. ve al ardı : ve yerin
6. ve allâhu : ve Allah
7. basîrun : görendir
8. bi mâ : şeyleri
9. ta’melûne : yaptığınız

إِنَّşüphesizاللَّهَ Allahيَعْلَمُ bilirغَيْبَ gaybınıالسَّمَاوَاتِ göklerinوَالْأَرْضِ ve yerinوَاللَّهُ şüphesiz Allahبَصِيرٌ çok iyi görendirبِمَا تَعْمَلُونَyaptıklarınızı


AÇIKLAMA

Bedeviler: “İman ettik dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Fakat “Tes­lim olduk” deyin. Zira henüz iman kalplerinize girmedi.” Yani çölde hayat sürenlerden bir topluluk -ki onlar kendilerinin iman makamında oldukla­rın iddia ederek İslâm’a girenlerin ilklerinden olan Esed oğullarıdır- “Biz Allah’ı ve Rasulünü (s.a.) tasdik ettik, artık iman tam olarak kalplerimize yerleşmiştir.” demişlerdi.

Allah Tealâ onların kâmil bir imana sahip olmadıklarını, tasdiklerinin ise ihlâs, gönül huzuru ve Allah’a tam olarak güven duygusundan doğan sahih bir tasdik olmadığını açıklayarak onların bu sözlerini reddetmiş ve onların “Ya Rasulallah! Biz sana boyun eğdik ve teslim olduk. Bundan sonra seninle savaşmayacağız.” demelerini emretmiştir. Onlara imanın henüz kalplerine yerleşmediğini, aksine onların iddilarının gerçek bir itikad ve halis bir niyet taşımayan sırf dille söylenmiş bir söz olduğunu bildirmiştir. Bu sebeple onların iman etmedikleri haber verildiği zamana kadar olum­suz bir manaya delâlet eden “lemmâ” cezim harfiyle ifade edilmiştir, “siz iman etmediniz” sözüyle sadece geçmişte onların mümin olmadıkları kastedilmemiştir. Aksine onların imansızlık halleri bu haberin verildiği zaman­da da devam etmektedir.

Bu ayet imanın İslâm’dan daha hususi olduğuna delâlet etmektedir. Ehl-i Sünnet mezhebi bu görüştedir. Nitekim Cebrail hadisi buna delâlet etmektedir. Bu hadiste Cebrail (a.s.) Rasulullah’a (s.a.) önce İslâm’ı, sonra imanı, sonra da ihsanı sorarak genel olandan özel olana sonra da en özel olana yükselmiştir. Bundan dolayıdır ki iman ancak kalp ile gerçekleşir. İman gönül huzuru ve Allah’a güven duygusu ile kalbin tasdikidir. Mücerred olarak dilin şehadet getirmesi ve Rasulullah’ın (s.a.) getirdiklerine za­hiren boyun eğmek manasına gelen İslâm daha geneldir.

Bu görüş bazı Ehl-i Sünnet alimlerine göre iman ve İslâm’ın bir ka­bul edilmesine mani değildir. Bunun delili Allah’ın Lût (a.s.) ve beraberin­deki müminler hakkındaki şu sözüdür:

“Biz oradaki bütün müminleri çıkardık. Orada bir ev dışında hiç müslüman bulamadık.” (Zariyat, 51/35, 36).

Sonra Allah Tealâ “Eğer Allah’a ve Rasulüne itaat ederseniz yaptığınız amellerden hiçbir şey eksiltilmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” buyurarak onları gerçek imana teşvik etmiştir. Yani eğer Allah ve Rasulüne (s.a.) tam olarak iman eder, sahih bir şekilde onları tas­dik eder ve ihlâsla amel ederseniz, yaptığınız amellerinizin mükâfatından hiçbir şey eksiltmez. O halde ihlâssız yaparak amellerinizi zayi etmeyin. Allah Tealâ kendisine yönelip tevbe eden ve ihlâsla amel eden kimselerin günahlarını örter ve onları affeder. Onlara acır ve tevbe ettikten sonra onlara azap etmez. Bu ayetle daha önce işlenen günahlardan tevbe etmeye müminler teşvik edilmiş ve sonradan iman etmiş olanların gönülleri teselli edilmiştir. Bunun bir benzeri de şu ayettir: “Biz onların amellerinden hiç eksiltmedik.” (Tur. 52/21).

Sonra Allah Tealâ müminlerin sahip olması gereken sıfatları ve ima­nın hakikatini beyan buyurmuştur: “Müminler ancak Allah’a ve Rasulüne iman edip sonra da asla şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte imanlarında sadık olanlar bizzat onlardır.” Yani sahih ve halis imana sahip kâmil müminler o kimselerdir ki Allah’ı ve onun Rasulü Muhammed (s.a.)’i tam olarak kalbiyle tasdik edip bunu diliyle ikrar eder, sonra da bundan asla şüphe duymaz ve imanı asla sarsılmaz. Bilakis tek bir hal üzere, yani tasdik hali üzere sabit kalırlar. Gerçek müminler Allah’a itaat etmek ve onun rızasına nail olmak için Al­lah’ın dinini yüceltmek maksadıyla mallarıyla ve canlarıyla hakkıyla cihad ederler. İşte söz konusu bu vasıflara sahip olan kimseler gerçekten iman sı­fatına sahip ve müminlerin arasına girmeye lâyık doğru sözlü kimselerdir. Bu kimseler, iman ile kalpleri dolmadığı halde müslüman olduklarını açıklayan bir kısım bedeviler gibi değildirler.

İmam Ahmed Ebu Said el-Hudri’nin şöyle dediğin: rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurmuştur ki: “Müminler dünyada uç kısma ayrılmış­tır: a) Allah ve Rasulüne (s.a.) iman edip bu hususta asla şüpheye düşme­yen ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler. b) Kendileri sebebiyle insanların mallarına karşı güvende olduğu kimseler, c) Bir şeye aşırı istek duyduğunda Allah Tealâ’nın terkettiği kimseler.

Allah Tealâ onlara, yaptıkları işlerin hakikatini bildiğini şöyle bildir­miştir:

“De ki: Siz dinînizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?! Allah gökler­de ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah şüphesiz her şeyi bilendir.” Ey pey­gamber onlara şöyle söyle: İman ettik diyerek içinizdeki dindarlığı Allah’a mı haber veriyorsunuz. Halbuki O her şeyi bilir. Hiçbir şey O na gizli değil­dir. Allah göklerde ve yerde bulunan cansız varlıkları, bitkileri, hayvanları, insanları ve cinleri bilmekte iken sizin varlığını iddia ettiğiniz imanın gerçekliğini nasıl bilmez? O halde kalplerinizde bulunanın aksini ileri sür­mekten sakının.

Bu ayette dinin sadece Allah için olması gerektiğine işaret edilmiştir. Yani sanki şöyle denmiştir: Siz dine Allah için değil de kendi menfaatiniz için girdiniz. Bu davranışınız asla makbul değildir

Daha sonra Allah Tealâ onların müslümanlığının Allah için olmadığı­nı şu kavliyle açıklamıştır:

“Müslüman olmalarını senin basına kakıyorlar.” Yani ey Peygamber! Onlar “Bütün sahip olduğumuz şeyler ve ailelerimizle sana geldik. Falan filan kabileler gibi sana karşı savaşmadık da.” diyerek müslüman olmala­rını sana yapılmış bir iyilik olarak görüyorlar.

Onların bu davranışını Allah Tealâ şöyle reddetmiştir: “De ki: Müslü­man olmanızı başıma kakmayın. Aksine gerçekten de iman sahibi iseniz si­zi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder.” Yani Ey Peygamber! De ki: Ey bedeviler, İslâm dinine girmeyi bana yapılmış bir iyilik sayma­yın. Zira imanın faydası yine size dönecektir. Dolayısıyla Allah’ın bunu ba­şınıza kakma hakkı vardır. Zira şayet sizin mümin olduğunuz iddiası doğ­ru ise, sizi imana irşad edip imanın yolunu göstermesi ve İslâm dinini kabule sizi muvaffak kılması sebebiyle asıl size nimet verip minnet eden, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’tır. Burada onların iman iddiasın­da yalancı olduklarına da işaret edilmiştir.

Rasulullah (s.a.)’ın Huneyn günü Ensar’a söylediği şu sözler de buna benzer: “Ey Ensar! Sizi dalâlet içinde bulmuştum Allah benim sayemde sizi hidayete ulaştırmadı mı? Darmadağınık bir haldeydiniz. Benim sayemde Allah sizi bir araya getirmedi mi? Siz aç ve fakir bir halde bulunuyorken benim sayemde Allah sizi zenginleştirmedi mi?” deyince Ensar: “Evet ya Rasulullah! Allah ve Rasulü en büyük nimeti vermiş ve en büyük ihsanda bulunmuştur.” demiştir.

Daha sonra da Cenab-ı Allah şöyle buyurarak her şeyi bildiğini vurgu­lamıştır:

“Şüphesiz ki Allah göklerde ve yerdeki gaybı bilmektedir. Allah yaptık­larınızı çok iyi görmektedir.” Yani Allah Tealâ göklerin ve yerin her tarafın­daki görünen ve görünmeyen her şeyi çok iyi bilmektedir. İnsanın içinde gizlediği düşünceler de bu cümledendir. Allah Tealâ yaptığınız bütün amel­lere muttalidir. Bu sebeple yapılan bir iyiliğe iyilikle, kötülüğe de kötülük­le karşılık verecektir.

Zihinlerde ve kalplerin derinliklerinde iyice yerleşsin ve daima gönül­lerde ifadesini bulsun diye, ayette Allah’ın bütün kâinatı bildiği gerçeği tekrar edilip vurgulanmıştır