3

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    50 15281İsra(17)

٣

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ اِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا

(3) zürriyyete men hamelna mea nuh innehu kane abden şekura
zürriyetinden gelenleri de Nuh’la beraber taşıyarak kurtardığımız kimselerin şüphesiz o, çok şükreden kuldu

1. zurriyyete : zürriyet, nesil
2. men hamelnâ : taşıdığımız kimse
3. mea : beraberinde, birlikte
4. nûhin : Nuh
5. inne-hu : muhakkak o, çünkü o
6. kâne : oldu, idi
7. abden : bir kul
8. şekûren : çok şükreden


AÇIKLAMA

Alimlerin büyük çoğunluğuna göre Hz. Peygamber bedeni ile birlikte olmak üzere Beytü’l-Makdis’e ve oradan göklere yükselerek nihayet Sidretü’l-Müntehâ denilen yere ulaşmıştır. İşte bundan dolayı Kureyş hayrete düşmüş ve bu hadiseyi imkânsız görmüşlerdir.

Ebu Hayyân der ki: Zahir olan o ki, İsra Hz. Peygamberin şahsıyla (ruh ve bedeniyle) birlikte olmuştur. Bundan dolayı Kureyş yalanlamış ve bunu büyük bir iş olarak görmüştür. Hz. Peygamber bu olayı Ümmü Hânî’ye anlattığında O: “Sen bunu insanlara anlatma, seni yalanlarlar.” diye karşılık vermişti. Eğer bu rüyada olsaydı onun bu anlattıkları tepki ile karşılanmazdı. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. İnanılması gereken şekil de budur. İsra hadisi ise İslâm âleminin her tarafında Ashab-ı Kiram’dan rivayet edilen müsned hadisler arasında yer almaktadır. Bu hadisi ashâb-ı kiramdan yirmi kişinin naklettiği rivayet edilmektedir.

Hz. Aişe ile Muaviye’den rivayet edilen bunun bir rüya olduğu şeklindeki rivayetlerin sıhhati sabit değildir. Sahih olsa dahi, onların bu ifadeleri hüccet teşkil etmez. Çünkü her ikisi de olaya tanık olmamışlardı. Zira Hz. Aişe o sırada yaşça küçüktü, Muaviye de o dönemde müslüman değildi. Ayrıca her ikisi de bunu Rasulullah (a.s.)’a isnat ederek nakletmedikleri gibi, ondan rivayetle de hadis diye de zikretmemişlerdir.

“Musa’ya da Kitabı verdik.” ayet-i kerimesinin önceki ayet ile ilişkisine gelince: Başta Peygamber (a.s.)’in İsra ile teşrifi ve ikrama mazhar kılınması ve ona âyetlerinin gösterilmesi söz konusu edildikten sonra, Hz. Musa’ya da ondan önce Tevrat’ın verilmesi suretiyle teşrif edilip ikrama mazhar kılınması söz konusu edilmektedir.

Gecenin bir bölümünde Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan, Beytü’l-Makdis’teki Mescid-i Aksa’ya kulu getiren Yüce Allah’ı her türlü kötülükten tenzih ederim. Her türlü acizlik ve eksiklik sıfatından ve müşriklerin ileri sürdüğü ortağının yahut evladının bulunmasından da, tam anlamıyla uzak olduğunu belirtir, Onun üstün ve eksiksiz kudrete sahip olduğunu ifade ederim. O mümkün görülmeyen her türlü şeyi gerçekleştirmeye Kadir olandır. Dolayısıyla kısa bir zaman süresi içerisinde peygamberinin şerefini yükseltmek, kadrini yüceltmek, şanını üstün kılmak kasdıyla, o uzak mesafede kulunu -bu çağlar boyunca ona daimi bir mucize olsun diye- isra ettirmesinde garip görülecek bir taraf yoktur.

“Kulunu” buyruğundan kasıt, müfessirlerin icmâı ile Muhammed (a.s.)’dir. “Geceleyin” lafzının nekire olarak gelmesi ise, süresinin kısalığını anlatmak ve İsrâ’nın gecenin bir bölümünde olduğunu göstermek içindir. Çünkü bu şekilde nekire, “bir bölüm” anlamını ifade eder. Mekke ile Şam (Suriye toprakları) arasındaki uzaklık ise, eski taşıma araçlarına göre kırk günlük bir süredir. İsra hicretten -Mukatil’in de belirttiği gibi- bir sene önce gerçekleşmişti, el-Harbî ise hicretten bir sene önce Rabiulâhir ayının 17. gecesinde İsrânın gerçekleştiğini kaydetmiştir. İbni Sa’d da Tabakat’ında İsrâ’nın hicretten 18 ay önce gerçekleştiğini rivayet etmektedir.

Hz. Peygamberin İsrâ’ya götürüldüğü yere gelince: Bu da bizatihi Mescid-i Haram’ın kendisidir. Nitekim Kur’ân lafzının zahiri de buna delâlet etmekte dir. Hz. Peygamberden: “Ben Beyt-i Haramın yanında Hicr’de Mescid-i Haram’da uyku ile uyanıklık arasında iken Cebrail Burak ile geldi.” şeklindeki rivayet de bunu göstermektedir. Çoğunluk ise der ki: Mescid-i Haram’dan kasıt harem bölgesidir. Çünkü Harem bölgesi Mescid-i Haram’ı kuşatır ve Haremin her tarafı da mescittir. Nitekim İbni Abbas böyle demiştir. Hz. Peygamber İsra’ya Ebu Talib’in kızı Ümmü Hani’nin evinden miladi 621 yılında götürülmüştür.

Mescid-i Aksa da ittifakla Beytü’l-Makdis’tir. Ona aksa (en uzak) adının veriliş sebebi bu mescit ile Mescid-i Haram arasındaki mesafenin uzaklığıdır. O zamanlarda Mekkeliler için yeryüzünde ziyaretle tazim olunan en uzak mescit o idi. Müslümanların çoğunluğu da Rasulullah (a.s.)’ın beden ve ruhu ile birlikte israsının gerçekleştiğini ittifakla kabul etmektedirler. Zayıf bir görüşe göre ise İsra, Hz. Peygamberin yalnızca ruhuyla olmuştur. Bu görüş

Huzeyfe, Aişe ve Muaviye’den nakledilmektedir. Daha sahih olan ise birinci görüştür. Çünkü Yüce Allah’ın “kulunu” buyruğundaki “kul” kelimesi, hem ruhun hem bedenin birlikte adıdır. O halde İsrânın, hem ruhunun hem bedeninin birlikte oluşu ile gerçekleşmiş olması gerekir. Çünkü Enes b. Malik’ten rivayet edilen haber -ki bu da Mi’rac ve İsra’ya dair sair kitaplarında rivayet edilen meşhur hadistir- Mekke’den Beytü’l-Makdis’e gidişe, oradan da göklere yükselmeye işaret eder .

Kısacası buradaki ayet kesin olarak İsrânın olduğuna delâlet etmektedir. Mi’râc ise Hz. Peygamberin Beytü’l-Makdis’e varmasından sonra göklere, oradan da meleklerin kalem cızırtılarını işiteceği bir seviyeye kadar çıkmaya denilir.

Yüce Allah Mescid-i Aksa’yı etrafı mübarek kılınmış olmakla vasfetmektedir. Bereket ise din ve dünyanın bereketini kapsamına almaktadır. Din bereketi ile mübarek kılınması, peygamberlerin bulunduğu yer olmasıdır. Dünyevi bereketlerden kastedilen ise, çevresinde dünyevi hayır ve mahsullerle kuşatılmasıdır. Çünkü orada akarsular, ağaçlar ve meyveler bulunmaktadır ki bunlar da çeşitli maişet ve gıdaların bol bol bulunmasına sebeptir.

İsra’dan gözetilen hedef, Yüce Allah’ın kuluna büyük ayetlerini; varlığına, birliğine, kudretinin azametine dair muazzam delilleri göstermektedir.

Bütün bunlarda hayret edecek bir şey yoktur. Çünkü şanı Yüce Allah her sözü işiten Semî’dir, herkesi gören Basîr’dir. O işleri yerli yerine ve hikmete uygun olarak yapar. Hak ve adaletin gereğine göre gerçekleştirir. İşte müşriklerin sözlerini işitmesi, onların İsra olayına dair açıklamalarını, böyle bir olayın meydana gelmesini uzak bir ihtimal olarak görmelerini, Mekke’den Kudüs’e İsra’sını bahane ederek peygamber ile alay etmelerini işitir ve bu müşriklerin yaptıklarını, Allah’ın peygamberine ve risaletine karşı tuzaklarını da görür.

“Musa’ya da kitabı verdik…” Yüce Allah İsmail’in soyundan gelen Muhammed (a.s.)’e ikramını yapmasını söz konusu ettikten sonra, bu ayet-i kerimede de Muhammed (a.s.)’den önce Hz. Musa’ya, vermiş olduğu kitap olan Tevrat ile ikramda bulunduğunu söz konusu etmektedir. Yüce Allah o kitabı bir hidayet rehberi ve hidayetin ta kendisi kılmıştı. İsrailoğulları’na bu kitabı bilgisizliğin karanlıklarından ilmin aydınlığına çıkmaları için vermişti. “Beni bırakıp başkalarını vekil edinmeyiniz.” Yani işlerinizi kendisine havale edeceğiniz Allah’tan başka bir vekil edinmeyiniz. “Vekil” kelimelerinin anlamı ise işlerini kendisine havale edip tevekkül edeceğiniz bir Rab demektir.

1- Dikkat edilecek olursa âyet-i kerimede gaib sigadan muhataba, muhataptan gaibe intikal edilmiştir. Yüce Allah’ın: “Kulunu Mescid-i Haram’dan… götüren” denilince Yüce Allah’ tan gaib olarak söz edilmektedir. Buna karşılık “çevresini mübarek kıldığımız… ona bir kısım âyetlerimizi gösterelim diye” buyruğunda ise muhataba geçiş vardır. Diğer taraftan: “Muhakkak ki o Semî’dir, Basîr’dir.” buyruğu ise gaibe delâlet etmektedir. Arkasından yine: “Musa’ya da kitabı verdik.” buyruğu ile muhataba geçilmiştir. İşte buna iltifat sanatı denir.

Muhammad (a.s.)’in Beytü’l-Makdis’e götürülmesi şeklindeki İsra ile Hz. Musa’ya Tûr’a gitmesi sonucu Tevrat’ın verilmesi arasında apaçık bir ilişki vardır.

Daha sonra Yüce Allah İsrailoğulları’nı şereflendirip üzerlerindeki nimeti ni tamamlamasını beyan etmektedir. Bununla da peygamberlere tabi olma şevk ve arzularını harekete getirmek istemekte ve: “Ey Nuh ile beraber taşıdığımız kimselerin soyu…” diye buyurmaktadır. Yani ey Allah’ın Nuh ile birlikte suda boğulmaktan kurtardığı ve tevhid, hak ve hayır yoluna hidâyet eylediği kimselerin soyundan gelenler; yahut onların torunları! İşte siz de bu soyunuza benzeyiniz. İnsanlar arasında tevhide bağlanmaya, peygamberlerin ve rasûllerin izinden gitmeye en lâyık olanlar sizlersiniz. Çünkü önümüzde Yüce Allah’ın nimetlerine şükrü, Allah’ın kudret ve azametini takdir hususun da alabildiğine ileri gitmiş bulunan atanız Nuh (a.s) vardır. Kulun çok şükredici olması, tam bir muvahhid olması ile mümkündür. Meydana gelen bütün nimetlerin Allah’ın lütfü ile geldiğini görmesidir. İşte sizler bu çok şükreden kulun izinden gidiniz, onun yoluna, onun sünnetine tabi olunuz. Sizden önceki atalarınız nasıl ona uymuş idiyse siz de öylece ona uyunuz.

Hz. Nuh’un “kul” olmakla nitelendirilip peygamberimiz Muhammed (a.s.)’in de “kul” ile nitelendirilmesi peygamberlerin mertebesinin Allah Teâlâ’ya halis, katıksız kulluk mertebesi olduğunun delilidir. Harikulade İsra ve Mi’râc mucizelerinin, gerçek mahiyetlerinden başka türlü nitelendirilmesi doğru değildir. Ayrıca Peygamber (a.s.)’in gerçek konumunu aşacak bir konuma çıkartılmasını da gerektirmez. O Allah’ın bir kuludur yani Allah’ın izzetine, hakimiyetine boyun eğen bir kimsedir. Hristiyanların Hz. Mesih’i nite lendirdikleri ve olması gereken doğru konumunun dışında başka bir konuma yerleştirmeleri doğru değildir.