39

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    50 15285İsra(17)

٣٩

ذلِكَ مِمَّا اَوْحى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّهِ اِلهًا اخَرَ فَتُلْقى فى جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا

(39) zalike mimma evha ileyke rabbüke minel hikmeh ve la tec’al meallahi ilahen ahara fe tülka fi cehenneme melumem medhura
işte bunlar Rabbinin sana vahy ettiği hikmetlerindendir Allah ile beraber başka ilah edinme sonra cehenneme atılırsın kınanmış, kovulmuş olarak

1. zâlike : işte bunlar
2. mimmâ : şeylerden
3. evhâ : vahyetti
4. ileyke : sana
5. rabbu-ke : senin Rabbin
6. min el hikmeti : hikmetten
7. ve lâ tec’al : ve kılma, edinme
8. meallâhi (mea allahi) : Allah’la beraber
9. ilâhen : bir ilâh
10. âhare : diğer, başka
11. fe tulkâ : o zaman yoksa, atılırsın
12. fî cehenneme : cehenneme
13. melûmen : kınanmış olarak
14. medhûren : kovulmuş olarak


AÇIKLAMA
İslâm toplumunun esaslarını açıklayan bu ayet-i kerimelerde sözü edilen itaatlerin beşinci türü işte budur. Bu ise kız çocukları diri diri gömmektir. Yüce Allah anne babaya iyilik yapma şekillerini açıkladıktan sonra, çocuklara iyilik yapma şeklini beyân etmektedir.

Fakirlik yahut utanç korkusuyla kız çocuklarınızı öldürmeyin. Onları rızıklandıran biziz, siz değil. Sizi de biz rızıklandırıyoruz. Fakirlik yahut utanç korkusuyla onları öldürmek oldukça büyük bir günah, büyük bir vebaldir. Altından kalkılamayacak kadar ağır bir mesuliyettir. Burada öncelikle çocukların rızkına dair haber verilmektedir. Çünkü burada varlıklı olanlara hitap edilmekte ve onların rızıklarına verilen önem söz konusu edilmektedir. Buna karşılık En’am suresinde ise babaların rızkı ile ilgili habere öncelik tanındığını görüyoruz: “Sizi de onları da biz rızıklandırırız.” (En’am, 6/151). Çünkü burada fakirlere hitap edilmektedir ve fakirlik dolayısıyla çocukların öldürülmesini yasaklamaktadır. O halde babaların da çocukların da rızıkları Allah’ın elindedir. Fakirlik korkusuyla çocukları öldürmek ise Allah’a karşı kötü bir zan beslemektir. İsterse çocukular utanç korkusu ve kız çocuklarının kıskanılması dolayısıyla olsun. Çünkü böyle bir iş dünyanın tahribi için çalışma demektir.

Ayet-i kerime Yüce Allah’ın kullarına, babanın çocuğuna olan merhametinden daha merhametli olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah çocukların öldürülmesini yasaklamaktadır. Nitekim miras hususunda da babalara çocukları tavsiye ettiğini biliyoruz. Cahiliye dönemi insanları ise hiçbir zaman kız çocuklara miras vermezler, kimi zaman kız çocuklarını toprağa diri diri gömerek öldürürlerdi. Buna sebep ise kız çocukların kazan maktan aciz olmaları ve denk olmayan kimselerle kız çocuklarını evlendirmek zorunda kalacaklarından korkmalarıydı.

Buharı ile Müslim’de İbni Mes’ud’dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Allah’ın Resulü, en büyük günah hangisidir dedim. Şöyle buyurdu: “Allah seni yaratmışken O’na ortak koşmandır.” Sonra hangisidir diye sordum, o “Seninle beraber yemek yer (rızkını paylaşır) korkusuyla çocuğunu öldürmendir.” dedi. Sonra hangisidir diye sordum, bu sefer: “Komşunun hanımı ile zina etmendir.” buyurdu.

Altıncı tür, zinanın haram kılınmasıdır: Yüce Allah daha önce geçen beş hususu emir buyurduktan sonra zina, öldürmek ve yetimin malını yemekten ibaret olan üç şeyi yasaklamaktadır. Önce zinayı haram kıldı. Çünkü o bir çeşit israf (haddi aşmak)tır. Zinanın haram kılınması, cimriliğin görünür hallerinden birisi olan çocukları öldürmeyi yasaklamanın akabinde söz konusu edilerek şöyle buyurmuştur: “Zinaya da yaklaşmayınız, çünkü o bir hayasızlıktır ve kötü bir yoldur.” Yani zinadan en ufak bir payınız olmasın, asla bunu işlemeyiniz. Zinaya götüren sebeplere de, bu fiili çağrıştıran hususlara da yaklaşmayınız. Çünkü ona götüren sebepler sonunda zinaya götürür. Elbette ki zina çok çirkin ve hayasızca bir iştir, büyük bir günahtır, çok kötü bir yoldur. Çünkü zina ile aileler parçalanır, nesepler karışır. Haramlar çiğnenir, başkalarının haklarına saldırılır. Ailelerin parçalanması ile anarşi yayılır ve toplumun esasları tahrip edilir, bunalımlara kapı açılır. Öldürücü hastalıklar yaygınlık gösterir, fakirliğe, zillete ve alçaklığa düşürür. el-Kaffal der ki: Bir insana: “Bu işe yaklaşma,” denilecek olursa bu o kimseye “Bunu yapma” demekten daha pekiştirilmiş bir emirdir. Diğer taraftan Yüce Allah bu yasağı ‘Çünkü o bir hayasızlıktır ve kötü bir yoldur.” buyruğu ile gerekçelendirmektedir.

İbni Ebi’d-Dünya, el-Heysem b. Malik et-Taî’den Rasulullah (s.a.)’a kadar merfû bir isnad ile Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Allah nezdinde şirkten sonra bir erkeğin kendisi için helâl olmayan bir rahime nutfesini bırakmasından daha büyük hiçbir günah yoktur.”

Peygamber (s.a.)’in İmam Ahmed’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte genç bir delikanlıya zinaya dair oldukça beliğ ve gerçekçi bir ders verdiğini görüyoruz. Zina nasıl ki kişinin annesi, kızları, kızkardeşleri, halaları ve teyzeleri için hoşlanılmayan, çirkin görülen bir iş ise aynı şekilde başka insanların da kendi anneleri, kızkardeşleri, hala ve teyzeleri için sevmedikleri bir iştir. Hz. Peygamber bu örneği verdikten sonra elini o gencin göğsünün üzerine koyarak şöyle buyurdu: “Allah’ım, sen bunun günahını mağfiret buyur, kalbini arındırır ve onun cinsiyet organını haramdan koru.” Artık bundan sonra o genç haram bir şeye dönüp bakmadı.

Zinayı serbest kabul eden doğu ve batılı ülkeler ise neseplerin karışmasına da namus diye bilinen ahlâki erdeme de önem vermezler. Artık bu onların ahlâkî değerleri arasında bir değer olmaktan çıkmıştır. Kadından yararlanmayı yemek içmek gibi bir şey haline getirmişlerdir. Bu ise oldukça kötü bir durumdur. Her şeyi altüst etmektir, insan fıtratının tepetaklak dönmesi demektir.

Yüce Allah zinayı üç sıfat ile nitelemektedir: Onun hayasızlık olması, bir başka ayette oldukça gazabı gerektirici bir iş olması ve kötü bir yol olması. Hayasızlık olmasının sebebi dünyanın yıkılmasını gerektiren neseplerin bozulması gibi kötü bir sonucu bünyesinde taşıması, namus ve iffetlere saldırıp bunlar dolayısıyla öldürme tehlikesini barındırması ve aynı zamanda bunun da dünyanın harap olmasını gerektirmesi. Gazaba sebep olmasına gelince: Çünkü zina eden kadın gazaba uğrayan, tiksinilen bir varlık olur. Çözülmüş toplum larda bile bu böyledir. Bu ise aile sahibi olmamak, evlenmemek sonucunu doğurur ve insanın önemli hiçbir işinde kadına güvenmemesi sonucu verir. Kötü bir yol olmasına gelince, insan ile hayvanlar arasında belli dişilerin belli erkeklere has olmaması bakımından bir fark kalmaz. Aynı şekilde bu işin zilleti, ayıbı ve çirkinliği de genellikle toplumda kadın üzerinde kalır.

Yedinci tür, öldürmenin haram kılınmasıdır: “Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin…” Bu da (bu buyruklar arasında) yasak kılman işlerin ikincisi, toplum ile ilgili hükümlerin yedincisidir. Zinadan sonra söz konusu edilmesi uygun düşmüştür. Çünkü zina insanın var olmaması sonucunu verir. İnsan neslinin azalmasına sebep olur. Öldürmek ise insan varlığını yıkar ve insanları yok etmeye kadar götürdüğünden haramdır. Çünkü Allah’ın yaratmasına ve yarattıklarına bir saldırıdır. Çünkü insan kendi kendisinin maliki değildir, aksine insan yaratıcısının mülküdür. Toplumun ve devletinin bir servetidir. Bu bakımdan İslâm’da intihar da haram kılınmıştır, hak ile olması dışında canın öldürülmesi de. Kim kendisini öldürecek olursa o haddi aşmış bir günahkârdır. Kim de başkasını öldürürse o da haddi aşmış bir günahkârdır.

Ayet-i kerimenin anlamı şudur: Dinin öldürülmesini haram kıldığı insanı -şer’î bir hak ile olması hali dışında- öldürmeyiniz. Bu da üç şeyden birisidir: İmandan sonra küfür (irtidat), muhsan olduktan sonra zina ve kanı koruma altında olan bir kimseyi kasten öldürme. Buharı, Müslim ve başka hadis kitaplarında Abdullah b. Mes’ud’dan Rasulullah (s.a.)’ın şu buyruğunu naklettiği sabittir. “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik eden müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyden birisi ile helâl olur:” “Cana karşılık can, muhsan zinakâr ve dinini terk edip müslüman cemaatten ayrılan.” Tirmizî ve Nesaî’nin Simerc’lerinde de Abdullah b. Amr’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dünyanın zeval bulması Allah nezdinde müslüman bir kimsenin öldürülmesinden daha hafiftir.

Haksız yere öldürmek çok büyük bir günahtır. Çünkü o yeryüzünde bir fesattır, Yüce Allah ise, fesatı sevmez. O bir zarardır, bir saldırganlıktır, güvenligi ihlâl etmektir. Toplumda çalkantıya sebeptir, insanlığın son bulmasına götüren bir yoldur.

Bununla birlikte öldürme işinin yalnızca katile münhasır kalması kaydını da getirmekte ve şöyle buyurmuktadır: “Kim zulmedilerek öldürülürse gerçekten biz onun velisine bir hak tanımışızdır…” Yani her kim zulmen ve öldürülmesini gerektiren haklı bir sebep olmaksızın, haksızca ve saldırganlıkla öldürülürse, artık biz mirasça yahut da mirasçının olmaması halinde yönetici yetkisine sahip olan ve onun hakkını talep etme hakkına sahip olan kimselere, katile karşı bir yetki vermişizdir. Ve biz ona şu iki şeyden tercih etme imkânını tanımışızdır: Ya mahkemenin hükmünden sonra hakimin kontrolü altında kısas ya da diyet karşılığı yahut karşılıksız olarak -Sünnet-i seniyyede sabit olduğu gibi- katili affetmek. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, öldürmelerde üzerinize kısas farz yazıldı.” (Bakara, 2/178). Hz. Peygamber de Ebu Davud ile Nesaî’nin Ebu Şureyh el-Huzâî’den rivayetlerine göre şöyle buyurmuştur: “Benim söylediğim bu sözümden sonra her kimin bir yakını öldürülecek olursa onun akrabaları şu iki şeyden birisini tercih edebilir ler: Ya diyet alırlar yahut da katili öldürürler.” İşte kanı talep etme yetkisine velayetine) sahip olana tanınmış bulunan bu hak, öldürmede aşırıya gitmemek kaydıyla kayıtlıdır. Yani katili öldürme hakkına sahip olan veli, o katile müsle uygulamak (azalarını kesmek) yahut da katilden başkasına kısas uygulamak suretiyle aşırıya gitmesin. Cahiliye halkı ile günümüzde üstünlük sağlamak ve yüreklerini soğutmak için pek çok kimseyi öldüren cahillerin âdeti gibi yapmasın. Mühelhel b. Ebi Rabia, Müceyr b. el-Haris b. Abbâd’ın öldürülmesi üzerine şöyle söylemişti: Sen ancak Küleyb’in bir ayakkabısına eşit olabilirsin. Küleyb’e karşı bütün Mürrelileri öldürmekten başka bir şey kâfi gelmez.

Ey veli, öldürmeye karşı kısası uygularken aşırıya gitme! Çünkü zaten sen şer’an katile karşı yardım görmüş, desteklenmiş bir kimsesin. Yüce Allah dünyada da âhirette de günahlarını örtmek ve katili cehennemde azaplandırmak suretiyle sana daha hayırlısını verecektir.

Bundan kasıt da şudur: Evlâ olan kanı taleb etme hakkına sahip olan kimsenin katili öldürmeye kalkışmaması ve diyet almak yahut da karşılıksız affetmek ile yetinmesidir. Çünkü yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Her kime kardeşinden bir şey affolunursa artık (veli katilden diyeti almak için) marufla olsun ve katil de ona güzellikle ödesin.” (Bakara, 2/178); “Bununla birlikte affetmeniz takvaya daha yakındır.” (Bakara, 2/237).

Sekizinci tür, yetimin malını yemenin haram kılınması:”… yetimin malına yaklaşmayın.” Yüce Allah insanı telef etmeyi haram kıldıktan sonra malları telef etmeyi de haram kılmaktadır. Yani yemek suretiyle ve telef etmek yoluyla yetimin malına yaklaşmayınız, tasarrufta bulunmayınız. Ancak yetim lehine bir fayda yahut açık bir maslahat gerçekleştiren bir durumda olması bundan müstesnadır. Bu ise yetimin malını korumak veya onu artırma yoluna gitmek suretiyle en güzel yol ile olur ve bu reşit olarak bulûğa erinceye ve büyüyüp olgunlaşıncaya, aklı tamamlanıncaya kadar devam eder. Güçlü duruma gelmek, aklı ve reşitliği sayesinde malını ıslah edecek yaşa varmasıyla olur. Reşit olması halinde artık başkasının o malı üzerindeki velayeti son bulur. Bu da bulûğ yaşına reşit olarak varmasıdır. Eğer akıllı olmayarak yahut rüşdsüz bir şekilde bulûğa ererse daha önceki velayet devam eder. Aklın bulûğu ise aklın kemale ermesi, duyu ve harekete iten güçlerinin olgunlaşması demektir. Şu ayet-i kerime de bu buyrukları andırmaktadır: “Büyüyecekler diye onların mallarını israf ederek çabucak yemeyin. Kim zenginse kaçınsın, fakir olan da örfe göre yesin.” (Nisa, 4/6). O bakımdan yetimin velisinin fakir ise maruf ölçülerde ihtiyacı dolayısıyla yetimin malından bir şeyler alması caiz olur.

Yüce Allah’ın “Yetimin malına… yaklaşmayın.” ayeti nazil olunca ashab-ı kirama ağır geldi. O bakımdan yiyecek olsun başka şeylerde olsun yetimlerin mallarını kendi mallarına karıştırmazlardı. Bu ise yetimlerin bir takım işlerinin ihmal edilmesi sonucunu doğurdu. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: “Eğer onları da katarsanız biliniz ki onlar kardeşlerinizdir. Allah fesat yapanı da ıslah edeni de bilir.” (Bakara, 2/250).

Dokuzuncu tür, ahde vefadır: “Ahdi de yerine getirin, muhakkak ki ahitten sorulacaktır.” Yüce Allah öncelikle beş hususu emrettikten sonra üç hususu da yasaklamaktadır (bunlar zina, hak olması dışında öldürme ve yetimin malına yaklaşmaktır). Arkasından üç hususu emrettiğini görüyoruz. Bunların birincisi ise ahde vefadır. Yani insanlarla sözleştiğiniz ahdi eksiksiz yerine getiriniz, onlarla karşılıklı ilişkilerde bulununuz, akitlerin gereğini ifa ediniz. Çünkü ahit ve akit sahipleri bundan sorumlu tutulacaklardır. Bu ayetin bir benzeri de: “Ey iman edenler, akülerinizi tastamam yerine getiriniz.” (Maide, 5/1) ayetidir. Buna göre ahit bir fazilet ve bir mîsak (söz, andlaşma), akit ise bir yükümlülüğü kabul etmek ve bir bağlantı yapmaktır. Ahdi bozmak hainlik ve münafıklıktır. Ahdi terk etmek ise güveni yok etmek, hakları zayi etmektir. O bakımdan şer’an ahde vefa göstermek icap eder, akdin gereğini yerine getirmek gerekir. Kim verdiği sözde durmaz, ahdini yerine getirmez, akdinin gereklerini yürürlüğe koymazsa günaha düşer, isyanda bulunmuş, imanın ve dinin gereğini ihlâl etmiş olur. Ahit insan ile Allah arasındaki ve kişi ile sair insanlar arasındaki her türlü ilişkiyi kapsayan genel bir emirdir. Akit de yemin, alışveriş, şirket, icare, sulh ve evlilik gibi insanın gereklerini yerine getirmeyi üstlendiği her bir şeydir.

İşi sağlamlaştırıp pekiştirmek suretiyle yapılan her bir ahit, akittir. Bu bakımdan dolayı ahitlere ve akitlere bağlı kalıp gereklerini yerine getirmenin vücubuna delâlet eden pek çok ayet-i kerime varit olmuştur. Yüce Allah’ın şu buyrukları gibi: “Ve ahitleştiklerinde ahitlerini eksiksiz yerine getirenler…” (Bakara, 2/177); “Ve emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler…” (Mü’minûn, 23/8; Meâric, 70/23); “Ve Allah alışverişi helâl kılmıştır.” (Bakara, 2/275); “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda sizden karşılıklı bir rızaya dayalı ticaret ile olması hali müstesna, batıl yollarla yemeyiniz.” (Nisa, 4/29).

Ahde veya akde bağlı kalmak, onun gereğini yerine getirmek, şer’i usule uygun, onunla çatışmayan ve karşılıklı rızaya uygun olarak gereklerini yerine getirmektir.

Onuncu tür, ölçüyü eksiksiz yapmak, tartıyı adaletle yapmaktır: “Ölçtüğünüz zaman da ölçüyü tam tutun ve dosdoğru ölçü ile tutun.” İşte bu, bu ayet-i kerimede sözü geçen üç emirden ikincisidir. Bu ölçüleri ve tartıları eksiksiz yapmaya dairdir. Yani eksiltmeksizin ölçülerinizi tam yapınız. Zulüm yahut haksızlığa sapmaksızın da adaletle tartıyı tam yapınız. Kendiniz için ölçer yahut tartacak olursanız ölçü veya tartıyı fazla yapmayınız. Bununla birlikte hakkınızı eksiltmenize bir mani yoktur. “Bu hem daha hayırlıdır…” Yani ahde bağlı kalmanın ölçü ve tartıyı eksiksiz ve adaletle yapmanın dinde de dünyada da geçiminizde ve akıbetinizde daha hayırlı olacağını, ahiretinizde akıbet ve dönüş yeri bakımından da daha iyi olacağını biliniz. Böyle yaptığınız takdirde kıyamet gününde o konuda sorgulanmaz yahut cezalandırılmazsınız. İnsanlar da sizinle ilişki kurmaya rağbet eder, sizden övgü ile söz eder, kötü bir nam sahibi olmakla karşı karşıya kalmazsınız, yahut yetkili organlar tarafından cezalandırılmazsınız. Tecrübe ile sabittir ki güvenilir tacir asıl sevilen, insanların kendisine doğru koştuğu kârlı kimsedir. Ölçü yahut tartısını eksik yapan tüccar ise, insanların kendisinden yüz çevirdikleri, bir kenara itip nefret ettikleri ve ziyana uğrayan kimsedir.

Yine bu ayet-i kerimenin anlamını ifade eden başka bir çok ayet-i kerime varit olmuştur. Bunların bazıları şöyledir: “Tartıyı adaletle dosdoğru yapın ve tartıyı eksik yapmayın.” (Rahman, 55); “İnsanların eşyasına haksızlık etmeyin, yeryüzünde ıslah olunmuşken fesat çıkartmayın.” (A’râf, 7/85); “Ölçü ve tartıyı eksik yapanların vay haline ki, onlar insanlardan ölçerek aldıklarında tam alırlar, onlara ölçerek yahut tartarak verdiklerinde ise eksik verirler.” (Muttaffifm, 83/1-3).

Akitlere ve ahitlere tastamam bağlı kalmak, ölçü ve tartıyı eksiksiz yapmak her birisi başlı başına üstün toplumsal bir uygarlık kaidesidir. İnsanlar arası ilişkilerin yüksek noktalara ulaştırılmasında zorunlu ve temel esası teşkil ederler. Bu ise karşılıklı güven ve huzuru sağlar, karşılıklı ilişkilerin gelişmesine, kârın ve kazancın artmasına sebep olur.

Onbirinci tür, tahmin ve kötü zandır: “Bilmediğin şeyin ardınca gitme…” Yani şanı yüce Allah bu üç emri açıkladıktan sonra yine yasakları söz konusu ederek şu üç hususu yasak kılmaktadır:

Bunların birincisi tahmin ve kötü zanna dayanarak konuşmaktır. Bu, günlük yaşayışta bir kusurdur, haksız yere başkalarını tenkit etmektir, ilim ve gerçeğin kutsallığını heder etmektedir. Yani söz ya da davranış türünden olsun bilmediğin şeyin izinden gitme, ardına düşme! Maksat ise sağlıklı bir şekilde bilinmeyen hususlara dayanarak delilsizce hüküm vermektir. Bu aynı zamanda müşriklerin ilâhî meselelerde ve peygamberliğe dair hususlardaki yanlış itikatlarını yasaklamayı da kapsamına alır. Onlar bu yanlış itikatlarla geçmişlerini taklit ettikleri ve hevalarına tabi oldukları için varırlar: “Onlar ancak zanna ve nefislerin arzu ettiklerine tabi olurlar.” (Necm, 53/23).

Aynı şekilde bu yasak, yalan şahitliği ve yalan söz söylemeyi, iftirada bulunmayı, muhsan (evli) erkek ve kadınları (iffetlileri) yalan iftiralara maruz bırakmayı, yalan söylemeyi, iftira ve bühtanda bulunmayı da kapsamaktadır. Zanna bağlı olarak başkalarını tenkit etmeyi, başkalarının gizliliklerini araştırmayı, bilimsel gerçekleri değiştirmeyi ve buna benzer hususları da kapsamına alır. İnsanın bilmediği bir şeyi söylemesi yahut da bilmediği bir şeye göre amelde bulunması, ya da bilmediği bir şeye dayanarak başkasını kötülemesi uygun değildir. Bu kötü huy Müslümanlar arasında da yaygınlık kazanmış bulunuyor ve artık bilgisizce, güvenilir kaynaklar olmaksızın söz söylemek, din ve imanın zaafa uğraması, ve ahlakî değerlerin çözülüşü sebebiyle oldukça yaygın bir hal almıştır. İşte bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim bu hastalıklı durumdan sakındırarak şöyle buyurmaktadır: “Çünkü kulak da, göz de, kalp de bütün bunlar ondan mes’uldür…” Yani ilim ve bilginin anahtarları durumunda olan, işitmek ve görmek -ki bunlar maddi ve deneysel bilgilerin aracıdır- aklî ilimlerin kendisiyle elde edildiği kalbin sahibi kıyamet gününde bunlardan sorumlu tutulacak ve bunlara da sahibi hakkında soru sorulacaktır. İnsan kendisi için helâl olmayan şeyleri işitecek, bakması ya da görmesi helâl olmayan şeylere bakacak ya da görecek olursa, yapması helâl olmayan şeyleri yapmaya karar verirse bunlardan dolayı sorumlu tutulur, ceza görür. Zira bilgi edinmenin aracı olan bu organların masiyette değil, itaat yolunda kullanılması gerekir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, zandan çokça kaçının, çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat, 49/12). Peygamber (s.a.) de Buharî ile Müslim’in Ebu Hureyre’den yaptıkları rivayete göre şöyle buyurmuştur: “Zandan alabildiğine sakınınız. Çünkü zan sözün en yalan olanıdır.” Hatta bu organlara sahipleri hakkında soru sorulacaktır. Bu da Yüce Allah’ın onlara hayat vermesiyle olacak, sonra da bunlar insan aleyhine şahitlikte bulunacaktır. Buna delil de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “O günde onların dilleri, elleri ve ayakları neler yapmakta olduklarından aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” (Nur, 24/24).

İbni Abbas der ki: Gözünün gördüğü, kulaklarının işittiği, kalbinin bellediği şeyler dışında hiçbir şey hakkında şahitlik etme! Katâde de der ki: İşitmemişsen işittim, bilmediysen bildim, görmediysen gördüm, deme.

Onikinci tür, büyüklenmenin ve böbürlenmenin haram kılınmasıdır: “Yeryüzünde kibirlenerek yürüme…” Bu buyruklarda yasak kılman ikinci husus da budur. Bu da yürürken büyüklenmenin, böbürlenmenin haram kılınmasıdır. Yani zorbaların, azgınların yürüdüğü gibi, sen de yeryüzünde böbürlenerek, sağa sola eğilip çalım satarak yürüme. Böyle bir yürüyüş büyüklenmeye ve azamete işarettir. Şüphesiz ki sen (böyle yapmakla) yeri delemezsin. Boyun da dağlara ulaşmaz. Yani sen sağa sola eğilip bükülmekle, övünmekle, kendini beğenmekle dağların tepelerine ulaşamazsın. Bu ise büyüklük taslayan ve böbürlenen kimselere tehakkümlü (alaylı) bir ifadedir.

Aksine bunları yapan kimse tam maksadının zıddı olan bir şeyle cezalandırılır. Nitekim Müslim’in Sahih’inde şu rivayet sabit olmuştur: “Sizden öncekilerden bir adam kavmi arasında üzerinde kendileriyle çalım sattığı iki elbise olduğu sırada yürürken aniden yer yarılıp içine geçti ve işte o kimse kıyamet gününe kadar orada batmaya devam etmektedir.” Yüce Allah da Karun’un durumundan bizi haberdar ederek ziyneti içerisinde kavminin huzuruna çıktığını Allah’ın onu da sarayını da yerin dibine geçirdiğini haber ver mektedir. Ebu Nuaym’ın el-Hilye’de Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hasen bir hadise göre de “Her kim Allah için alçakgönüllülük gösterirse Allah onu yükseltir.” Böyle bir kimse kendisini hakir görür, ama gerçekte Allah katında büyüktür.

Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Ve Rahmanın iyi kulları ki yeryüzünde ağır ve vakur yürürler.” (Furkan. 25/63); Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini kıs!” (Lokman, 31/19).

İşte bütün bunlar, Rabbinin katında sevilmeyen şeylerdir. Sözü geçen yasaklardan anlaşılan bütün bu çirkin hasletler -ki bunlar yirmibeş tane olup Yüce Allah’ın “Rabbin hükmetti ki; kendisinden başkasına ibadet etmeyesiniz…” buyruğu ile başlayıp buraya kadar devam etmektedir. Bunlar Rabbin nezdinde hoş olmayan şeylerdir. Yani onun tarafından buğzedilen, yasak kılınan ve cezaları verilecek olan şeylerdir. Her ne kadar bunlar Yüce Allah’ın kendilerinden razı olmasını gerektirmeyen tekvînî iradesi ile Allah’ın murad ettiği şeyler olsa dahi, bu böyledir. Nitekim Rasulullah (s.a.): “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz.” buyurmuştur.

“Bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmettendir.” Yani bizim sana emret miş olduğumuz bu güzel ahlâk ile sana yasaklamış olduğumuz bu alçaltıcı nite likler, ey Muhammed sana vahyettiğimiz dinin kendisiyle hükmetmeni istediğimiz esaslardandır. Bunları sana insanlara emredesin diye bildirdik. Burada hikmetten kasıt ise sözü geçen mükellefiyetlerdir.

“Allah ile beraber bir başka ilâh edinme…” Allah’a ortak bir başka ilâh edinme, aksi takdirde kınanmış olarak cehenneme atılmakla cezalandırılırsın. Yani Yüce Allah’ın rahmetinden ve her bir hayırdan mahrum olursun.

Bu ayet-i kerimede hitap Rasulullah (s.a.)’ın vasıtası ile ümmetedir. Çünkü bundan da Hz. Peygamberin kastedilmesi masum oluşundan dolayı söz konusu değildir. Bundan kasıt bu ayet-i kerimeyi işiten tüm insanlardır. Yüce Allah bu yükümlülüklerin başına tevhidi emredip şirkten sakınmayı emrettiği gibi, aynı anlam ile de bu mükellefiyetleri sona erdirmiştir. Bundan kasıt ise her işin, sözün, düşüncenin ve zikrin başının da sonunun da tevhit ile birlikte olması, tevhit ile başlaması gerektiğidir. Buna dikkat çekmektedir ve bütün mükellefiyetlerden maksadın tevhidi bilmek ve onda derinleşmek olduğunu ifade etmektir.

İbni Cerir, İbni Abbas (r.a.)’tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Tevrat’ın tümü Ben-i İsrail (İsra) suresinden onbeş ayetin içerisindedir. Daha sonra İbni Abbas “Allah ile beraber başka bir ilâh edinme…” ayetini okudu. Yahut da bu ayet-i kerimeler, Musa (a.s.)’nın levhalarında idiler ve bunların ilki “Allah ile beraber başka bir ilâh edinme” buyruğudur.

Yüce Allah ilkin, şirk koşup tevhidi terk etmenin kişinin yardımsız bırakılacağı sonucunu vereceğini, ayetlerin sonunda ise böyle birisinin kınanmış ve kovulmuş olacağı sonucunu doğuracağını belirtmiştir. Bu ise işin başında tevhidi terk edip şirk koşanın yardımsız kalacağını, sonunda ise kovulmak noktasına geleceğini göstermektedir. Yardımsız kalan kimse, kendi nefsiyle başbaşa bırakılan kişi, kovulmuş ise hakir kılınmış, hafife alınıp küçümsenmiş kimse demektir.