52

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    2 29565Kalem(68)

٥٢

وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمينَ

(52) ve ma huve illa zikrun lil’alemiyne
Bu (Kur’an) ancak alemler için bir öğüttür

1. ve mâ : ve değildir
2. huve : o
3. illâ : den başka
4. zikrun : bir zikir, öğüt
5. li : için
6. el âlemîne : âlemler

وَمَا هُوَ halbuki oإِلَّا ancakذِكْرٌ bir öğüttürلِلْعَالَمِينَ alemler için


AÇIKLAMA

“Artık beni ve bu sözü yalanlayanları başbaşa bırak! Biz onları bilme­yecekleri bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” Beni onlarla baş­başa bırak. Kur’an’ı yalanlayan bu kişilerin hakkından senin adına ben ge­lirim. Onları nasıl cezalandıracağımı ben bilirim. Onların bu durumlarını düşünme. Bizler onları farkına varmaksızın azab ile yakalayacak, onları adım adım azaba doğru iteceğiz. Nihayet onları -bunun adım adım azaba yaklaştırılmak olduğunu bilmeyecekleri bir şekilde- azabın içerisine düşü­receğiz. Çünkü onlar içinde bulundukları bu halin bir nimet bağışı olduğu­nu sanıyorlar. Bunun akıbeti ve sonunda neler ile karşılaşacaklarını dü­şünmüyorlar. Bu ise onlar için çok ağır bir tehdit, Peygamber (s.a.) için de bir tesellidir.

Onlar verilen nimetlerin derece derece azaba yaklaştırılmak olduğu­nun farkına varmıyorlar. Aksine bunun Yüce Allah’tan bir lütuf olduğuna inanıyorlar. Gerçekte ise aynı durum onları hakir düşürmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Zannederler mi ki biz kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz. Hayır, onlar farkında değiller.” (Mü’minun, 23/55-56) Yine Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: “Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenlere sevinince ansızın onları tu­tup yakalayıverdik de ümitsiz kesiliverdiler.” (En’am, 6/44)

Burada da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben onlara mühlet veri­yorum. Muhakkak benim onlara karşı tedbirim sapasağlamdır.” Yani gü­nahları daha çok artsın ve tuzağın daha çok farkına varamasınlar diye on­lara süre tanıyor ve erteliyorum. Şüphesiz kâfirlere karşı benim tedbirim ve tuzağım pek güçlü ve pek çetindir. Benim emrime aykırı hareket eden, peygamberlerimi yalanlayan, bana karşı isyankârlık etmek cüretini gösteren hiçbir kimse benden kurtulamaz. Yüce Allah’ın hile yapmak demek olan “keyd” tabirini onlara karşı tedbiri hakkında kullanması bu şekilde görülmesinden dolayıdır. Çünkü onlara zarar vermek maksadıyla onlara faydalı görünen bazı şeyler vermiştir. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onların murdarlıklarını ve küfürde ayak diretip gideceklerini bilmesindendir.

Buhari ve Müslim’deki rivayete göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur: “Şüphesiz Allah zalime süre tanır. Fakat onu bir defa yakaladı mı artık bir daha bırakmaz.” Daha sonra da: “Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakala­dığında işte böyle yakalar. Şüphesiz onun yakalayışı pek acıklı, pek şiddet­lidir.” (Hud, 11/102) buyruğunu okudu.

Daha sonra Yüce Allah, onların İslâmı ve hakkı kabul etmelerini en­gelleyen bütün engeli ortadan kaldırmak üzere şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun da onlar bir borçtan dolayı ağır bir yük altında mı bırakıldılar?” Yani yoksa sen onlardan hidayet, on­lara öğretmek, risaletini tebliğ etmek, onları Yüce Allah’a iman etmeye da­vet etmek karşılığında bir ücret mi istiyorsun da onlar yüklenmekle karşı karşıya kaldıkları bu ağır mali yükü -mal harcamaktaki cimriliklerinden dolayı- ödemekten kendilerini ağır bir yük altında mı kabul ediyorlar? An­latılmak istenen şudur: Sen onlardan bir ücret istedin de bundan dolayı mı senin çağrını kabul etmekten yüz çevirdiler. Oysa ey Muhammed, sen onla­rı Yüce Allah’ın yoluna onlardan alacağın bir ücret söz konusu olmaksızın davet etmektesin. Ücret istemek yerine sen bunun mükâfatını Allah’tan umuyorsun. Bununla birlikte onlar cahilliklerinden, küfürlerinden ve inat­larından dolayı kendilerine getirdiğin hakkı yalanlamaktadırlar. Bununla peygamberlik ispat edilmektedir. Çünkü Peygamber (s.a.) maddi herhangi bir menfaat için değil, hayra bizzat hayır olduğu için çağırmaktadır.

“Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Yani gayb bil­gisi onların yanında olduğundan ötürü delil diye kabul ettikleri şeylerden istediklerini yazarak bu şekilde gaybdan yazdıkları ile seninle tartışıyorlar ve kendileri hakkında diledikleri hükmü vererek böylelikle de senin çağrı­nı kabul etmeye, sözüne uymaya ihtiyaçları mı kalıyor?

Maksat onların İslâm risaletini kabul etmekten yüz çevirmekte daya­nabilecekleri nakli bir delillerinin bulunmadığını anlatmaktır.

Yüce Allah kâfirlerin izledikleri yolun oldukça tutarsız olduğunu orta­ya koyduktan, (risalete dair) şüphelerini tek tek çürüttükten ve bundan dolayı da onları azarladıktan sonra, rasulüne onların eziyetlerine katlanıp, risaletini tebliğ etmek üzere sabır ve sebat göstermesini emrederek şöyle buyurmaktadır: “Artık Rabbinin hükmüne sabret ve o balık sahibi gibi ol­ma. Hani o gamla dolu dolu dua etmişti.” Yani ey Muhammed, Rabbinin senin ve bu müşrikler hakkında vereceği hükme, kavminin sana eziyetleri­ne ve yalanlamalarına katlan. Durmaksızın yahut onların karşı çıkış ve eziyetleri dolayısıyla tökezlemeksizin davetini tebliği sürdür. Şüphesiz dünyada da, ahirette de güzel akıbet sana ve sana tabi olanlaradır.

Usanmak, acelecilik ve öfkelenmekte de Yunus (a.s) gibi olma. Çünkü o kavmine öfke duyarak ayrılıp gitmişti. Ondan sonra başına gelenler gel­mişti. Denizde yolculuğa çıkmış, balık onu yutmuş, denizlerde kaybolmuş­tu. Yaptıklarına pişman olmuş ve balığın karnında karanlıklar içerisinde kavmine karşı öfke ve kederle dolu olduğu halde seslenmişti. Buna sebep ise onları imana davet etmekle birlikte iman etmeyişleri idi. Nitekim bir başka ayet-i kerime’de şöyle buyurmaktadır: “Ve balık sahibini (Yunus ‘u da an)! Hani gazaplanıp gitmiş ve bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.” diye seslenmişti. Biz de duasını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz müminleri işte böyle kurtarırız.” (Enbiya, 25/87-88)

Yani onun gösterdiği sabırsızlık ve kızgınlık sende olmasın. O takdirde sen de onun karşı karşıya kaldığı hal ile sınanırsın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer ona Rabbinden bir nimet erişmemiş olsa idi. Bomboş bir çöle kınanmış halde atılacaktı.” Yani tevbeye muvaffak kılına­rak Allah tarafından tevbesi kabul olunmak suretiyle Allah’ın rahmet ve nimeti ona yetişmemiş olsaydı, balığın karnından hiçbir bitkisi bulunma­yan bomboş bir arazi üzerine bırakılır ve o bu haliyle de işlediği günah se­bebiyle kınanır, Allah’ın rahmet ve lûtfundan da uzaklaştırılmış olurdu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra Rabbi onu seçti de onu salihlerden kıldı.” Yani Rabbi peygamberlik ve vahiy için onu seçti, onu kavmine gönderilen mükemmel derecede salih rasul ve nebilerden kı­larak yüzbin yahut daha fazla sayıdaki kimselere rasul olarak gönderdi, onlar da hep birlikte ona iman etti. Dikkat edilirse buradaki “levlâ: …me-miş olsa idi” lafzı kınanma halinin gerçekleşmediğine delâlet etmektedir. Daha sonra Yüce Allah peygamberini müşriklerin düşmanlıklarından şu buyruklarıyla sakındırmaktadır:

“Gerçek şu ki; o kâfirler zikri işittiklerinde nerede ise gözleri ile seni de­vireceklerdi: ‘Bir de muhakkak ki o bir delidir’ diyorlar.” Yani onlar -Zemahşeri’nin de dediği gibi- düşmanlık ve kinlerinden ötürü sana keskin ve dikkatle bakarak nerede ise ayağını kaydıracaklar, yahut seni helak ede­cekler. Peygamber (s.a.)’in Kur’an okuması sırasında ona bu şekilde ısrarla bakıyorlardı. Buna sebep ise ona verilen peygamberlikten aşırı derecedeki hoşlanmayışları ve kıskançlıklarıdır. Onlar hem durumundan hayretleri, hem başkalarının ondan uzaklaşmasını sağlamak için: O bir delidir diyor­lardı. Oysa onun en akıllıları olduğunu biliyorlardı. Bunun anlamı da; Kur’an sebebiyle onun deli olduğunu ileri sürmeleridir.

Bazıları dedi ki: Kasıt az kalsın sana onların nazarının değeceğidir. Rivayet edildiğine göre Esed oğullarının nazarının değmesi meşhurdu. Arala­rından birisinin (bundan dolayı) üç gün rahatsızlandığı dahi olurdu. Yanın­dan bir şey geçti mi onun hakkında: Bugün ben onun benzerini görmedim, dedi mi mutlaka ona nazarı değerdi. Böylelikle nazarı değen birilerinin Rasulullah (s.a.) hakkında benzeri bir söz söylemesi istendi. O da: Ben bugün gördüğüm gibi bir adam görmedim, dedi; fakat Allah onu korudu.

Herevî dedi ki: Gözleriyle sana nazar edip, seni Allah’ın yükseltmiş ol­duğu makamdan -sana olan düşmanlıkları sebebiyle- indirmek istediler.

İbni Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar değen bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi, onların nazarının peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor. Kastettiği şundan iba­rettir: Sen Kur’an okuduğun zaman onlar az kalsın seni düşürecek noktaya varacak kadar düşmanlık ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.

İbni Kesir in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan kinlerin­den ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara karşı seni hi­maye etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.

Bu ayette bazılarının görüşüne göre Yüce Allah’ın emriyle nazarın değmesinin hak olduğuna delil vardır. Nitekim bu hususta pekçok ve çeşit­li yollardan rivayet edilmiş hadisler de bunu göstermektedir.

Ahmed, Abdullah b. Amr’dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Kuşların ötüşlerini uğursuzluğa yorumlamak yok­tur. Maktulün intikamını isteyen bir kuşun bu maksatla ötmesi de sözkonusu değildir. Kıskançlık da yoktur. Nazar da haktır.” Yani Allah’ın iradesi ile.

Bir diğer hadisi Hafız Ebi Bekir el-Bezzar Müsned’inde rivayet etmiş­tir. Cabir dedi ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Göz (nazar) kişiyi bazan kabre sokar ve bazan deveyi tencereye sokar.” Bunun senedindeki ravilerin hepsi de sikadır.

Bir diğer hadisi Hafız Ebû Yâ’lâ Mavsilî, Ebû Zerr’den rivayet etmek­tedir. Ebû Zerr dedi ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Göz sebebiyle kişi -Al­lah’ın izniyle- yüksekçe bir dağa çıkar, sonra da ordan aşağıya düşer.” Se­nedi garibtir.

“Halbuki o ancak alemler için bir öğüttür.” Yani onlar Muhammed (s.a.) Kur’an’ı getirdiği için bir delidir, diyorlar. Oysa Kur’an ancak cinlere de, insanlara da bir öğüt ve bir hatırlatmadır. Onu ancak aklı başında olup bu işe ehil olan kimseler alıp kabul eder. Bu buyrukla bu ithamı yapanla­rın cahil olduklarına da işaret edilmektedir. Hem Kur’an-ı Kerim gibi pek çok adap, hikmetleri sonsuz hükümler, bütün ilim ve bilgilerin esaslarını ihtiva eden bir kitabı getiren bir kimsenin deli olduğu nasıl söylenebilir?

Hasan-ı Basri dedi ki: Nazar değmesinin ilacı kişinin şu: “Gerçek şu ki; o kâfirler zikri işittiklerinde…” ayetini okumaktır