٦
وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِى الْاَرْضِ وَنُرِىَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَاكَانُوا يَحْذَرُونَ
(6) ve nümekkine lehüm fil erdi ve nüriye fir’avne ve hamane ve cünudehüma minhüm ma kanu yahzerun
İmkanlar verelim yeryüzünde onlara firavun’a ve hâmân’a ve ordularına gösterelim ondan çekinmekte oldukları şeyi
| 1. | ve numekkine | : ve biz yerleştirelim, kuvvetli kılalım |
| 2. | lehum | : onları |
| 3. | fî el ardı | : yeryüzünde |
| 4. | ve nuriye | : ve gösterelim |
| 5. | fir’avne | : firavun |
| 6. | ve hâmâne | : ve Haman (firavunun veziri) |
| 7. | ve cunûde-humâ | : ve ikisinin ordusu |
| 8. | min-hum | : onlardan |
| 9. | mâ kânû | : oldukları şeyi |
| 10. | yahzerûne | : hazar ediyorlar, çekiniyorlar |
AÇIKLAMA
“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.” Yani bu ayetler dini meselelerin hakikatini, daha önce olanları ve bundan sonra olacakları açıklayan gayet açık ve her şeyi gözler önüne koyan kitabın ayetleridir.
“Biz sana Musa ile Firavun kıssasını iman edecek bir kavim için gerçek yönüyle anlatacağız.” Yani biz sana durumu olduğu gibi doğru ve gerçek olarak sanki sen görüyorsun gibi, sanki sen orda hazırmışsın gibi senin risaletini ve Rabbinden sana inen kitabı tasdik edecek ve bununla kalpleri mutmain olacak bir kavim için anlatacağız. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmuştur: “Biz sana en güzel kıssayı anlatacağız.” (Yusuf, 12/3).
Allah Tealâ Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğinin doğruluğuna ve bu yüce Kur’anın herhangi bir beşer tarafından ortaya konulmayıp vahyedilen bir vahiy olduğuna delil ikame etmek için, ibret ve öğüt olması için bu surede Hz. Musa ile Firavun kıssasından bir parça veya bir bölüm zikretmiştir.
Kur’anın bütün insanlık için indirilmiş olmasına rağmen burada özellikle müminlerin zikredilmesi, bundan sadece Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.) indirilen kelâmı tasdik eden kimselerin yararlanacaklarına işarettir.
“Gerçekten Firavun ülkesinde zorbalığa kalkıştı.” Yani Mısır kralı Firavun memleketinde despotluk yaptı ve böbürlendi, zulmetti, haddi aştı ve halkını ezdi.
“Ülkesinin halkını guruplara böldü.” Mısır evlâtlarını çeşitli gurup ve fırkalara ayırdı. Her gurubu devlet işlerinden imar, ziraat v.b. işlerde kullandı. Sömürgeci siyaseti olan “Parçala! Hükmet!” siyasetini takip ederek halkın kendi aralarında ittifak etmemeleri için aralarında fitne, düşmanlık ve kin tohumları ekti.
Bu genel anlamıyla İslâm siyasetine tamamen zıttır. İlâhî hidayet tamamen ülfet meydana getirme ve tek kalp üzerinde birleşme, halk arasında sevgi, hoş görü, kaynaşma ve gönül temizliği ruhunun yaygınlaşması üzerine kuruludur.
Bu gerçekten yöneticiyi rahatlatan, ümmete güç veren, ümmetin şeref binasını kuran ve peşpeşe zaferlerini gerçekleştiren ideal pirensiptir.
“İçlerinden bir gurubu eziyordu.” Onlardan bir cemaatı -İsrailoğulları’nı- ezilmiş ve horlanmış hale getirmişti.
Bu ezme şekilleri şöyle idi:
“Oğullarını boğazlatıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu.” Yani yeni doğan erkek çocuklarını öldürtüyor, kız çocuklarını küçümsediği ve hiçe aldığı ve sadece erkek çocuktan korktuğu için kız çocuklarına dokunmuyordu. Firavun ve ülkesinin halkı devletlerinin gitmesine ve helak olmalarına sebep olacak bir çocuğun içlerinden çıkmasından korkuyorlardı. Çünkü kâhinler, falcılar Firavuna şöyle demişlerdi: “îsrailoğullarında doğacak yavrunun elinde senin mülkün yok olacak.” Ya da müneccimler bunu söylediler, yahut Firavun kendisi bir rüya gördü ve rüyayı böyle tabir etti.
Zeccac diyor ki: Firavunun ahmaklığı hayret vericidir. Bilmiyor ki kâhin doğru söylemişse çocukları öldürmenin hiçbir faydası olmayacaktır, yalan söylemişse çocukları öldürmenin bir anlamı yoktur.
“O gerçekten bozgunculardan biriydi.” Yani yeryüzünde ameliyle, isyankârlığıyla ve zorbalığıyla fesatçılık yapıyor, günahsız yere çocukları öldürüyor, hiçbir sebep olmaksızın korku ve dehşet yayıyordu. Kalplerine endişe ve huzursuzluk hâkim olan azgın zalimlerin durumu daima böyledir. Onlar bu gibi feci olayları fütursuzca işlerler. Şayet bir gün veya daha fazla gönül huzuru ve rahatlık hissetseler ve iman onların üzerine kanatlarını gerseydi ve onları serin ve geniş gölgesiyle kaplasaydı kendileri istikrar ve güven içinde yaşarlar, yeryüzünde fesat çıkarmazlar, helak olacaklarını bildiren bu gibi şiddet ve zulme ihtiyaç duymazlardı.
Cenab-ı Hak zalimlerin bu beş kötü vasfını (yani yeryüzünde zorbalığa kalkışmaları, halkı ezmeleri, küçük yavruları öldürmeleri, kız çocuklarına dokunmamaları ve bozgunculuk çıkarmaları özelliklerini) zikrettikten sonra bunların karşılığında İsrailoğulları’ndan olan ezilmeye mahkûm bırakılmış halkın beş vasfını zikretti. Bu vasıflar onların zulümden kurtarılmaları, Firavun ve kavminden sonra yeryüzüne hakim önderler olmaları, Mısır ve Şam diyarına varis kılınmaları, buralarda hakimiyetin kendilerine ait olması, Firavun, Haman ve ordularının korktukları helake uğramaları ve mülklerinin İsrailoğulları elinde yok olması olayının ortaya konulmasıdır.
Allah Tealâ bunları şöyle beyan etmektedir:
1- “Biz ise yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunalım istiyorduk.” Biz Firavun’un ezdiği, zelil kıldığı İsrailoğulları’ndan ezilen kimselere onları Firavun’un işkencesinden kurtarmak ve onun zulmünden korumak suretiyle lütuf ve ikramda bulunmak istiyorduk.
Zemahşerî burada şu suali ortaya atmaktadır: Onların ezilmeleri ile Allah Tealâ’nın kendilerine lütufta bulunması nasıl birleşebilir? Allah bir şeyi murad ettiği zaman bu şey bir başka vakti beklemeden derhal olmaz mı?
Sonra da bu suale cevap vermektedir: Allah’ın onları Firavun’dan kurtarmak suretiyle yaptığı lütuf hemen yakında meydana gelince onun meydana gelişinin iradesi İsrailoğulları’nın ezilmeleriyle berabermiş gibi süratle tecelli etmiştir.
2- “Onları önderler kılalım” istiyorduk. Yani onları din ve dünya meselelerinde ilerlemiş liderler, valiler ve hakim güçler kılmayı murad ediyorduk.
3- “Onları varisler kılalım” istiyorduk. Yani Firavun’un ve ülkesinin mülkünü, elinde tuttuğu şeylere varis olacak kimseler kılalım istiyorduk. “Hor görülen o kavmide mübarek kıldığımız yerin doğularına ve batılarına varisler yaptık. Böylece sabretmelerinden dolayı Rabbinin İsrailoğullarına o pek güzel vaadi yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttikleri şeyleri yerle bir ettik.” (A’raf, 7/137); “İşte böyle yaptık. Onlara İsrailoğulları’nı mirasçı kıldık.” (Şuara, 26/59).
4- “O ezilenlere yeryüzünde imkân verelim” istiyorduk. Yani onlara yetki ve nüfuz vermeyi, Mısır ve Şam diyarında serbestlik vermeyi murad ediyorduk.
5- “Firavun’a, Haman’a ve askerlerine o sakındıkları şeyi o ezilenlerin eliyle gösterelim istiyorduk.” Yani onların korktukları o mülklerinin yok olması ve İsrailoğullarından dünyaya yeni gelecek bir çocuk eliyle helak olmaları şeklindeki durumu görsünler diye murad ediyorduk.
Sonunda Allah emrini infaz etti, hükmünü gerçekleştirdi. Firavun ve kavminin yok olmasını bizzat kendi evinde ve yatağında, kendi sofrasında ve masasında büyütüp yetiştirdiği birinin eliyle gerçekleştirdi. Göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın emrinde galip ve sonsuz ezici güce sahip olduğunu, dilediği şeyin meydana geldiğini ve dilemediği şeyin olamayacağını Firavun bilsin diye Allah onun yetiştirdiği çocuğu rasul kılmış ve Ona Tevrat’ı indirmiştir.
Gayet açıktır ki İsrailoğulları şeriatlerinin aslıyla tahrife uğramayan ve bozulmayan ama bugün kaybolan ve varlığı söz konusu olmayan semavî kitaplarıyla (hakikî Tevratla) amel ettikleri müddetçe onlara ait bu özellikler aynen gerçekleşecektir.
Tevrat’ın asıl indirildiği andaki muhtevası Kur’anın muhtevasıyla buluşmaktadır. Onlar doğru inançtan ve nazil olan şeriatten saptıkları için onların bu özellikleri kaybolmuştur.






