٩٩
وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَءِذٍ يَمُوجُ فى بَعْضٍ وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا
(99) ve terakna ba’dahüm yevmeiziy yemucü fi ba’div ve nüfiha fis suri fe cema’nahüm cem’a
bırakırız o gün birbirlerine karışırlar ve sur’a üfürülmüştür artık onların hepsini toplamışızdır
| 1. | ve teraknâ | : ve biz terkettik, bıraktık |
| 2. | ba’da-hum (ba’da-hum fî ba’dın) |
: onların bir kısmını : (birbirlerine) |
| 3. | yevmeizin | : izin günü |
| 4. | yemûcu | : (birbirlerine) karışır |
| 5. | fî ba’dın | : bir kısmı içinde |
| 6. | ve nufiha | : ve üfürüldü |
| 7. | fî es sûri | : sur’a |
| 8. | fe | : artık, o zaman |
| 9. | cema’nâ-hum | : onları topladık |
| 10. | cem’an | : hepsini |
AÇIKLAMA
“Sana Zülkarneyn’i sorarlar. Size onun haberinden anlatacağım, de.” Ey Muhammed! Yahudilerle Kureyşliler sana Zülkarneyn’in durumuna dair haberleri, seni denemek ve zorda bırakmak maksadıyla soruyorlar. Sen de onlara de ki: Ben size ona dair Kur’ân-ı Kerim’de sözü geçecek şekilde, bana Rabbimden indirilen metluv (okunması ibadet olan) vahiy yoluyla haber vereceğim.
Bundan önce Mekke kâfirlerinin Kitap Ehli’ne bazı kimseleri göndererek, onlardan Peygamber (s.a.)’i kendileri ile sınayıp deneyecekleri hususlara dair bilgi vermelerini istediklerini, Yahudilerin de buna karşılık onlara şunu tavsiye ettiklerini görmüştük: Siz ona yeryüzünde çokça dolaşmış bir adam ile ne yaptıkları bilinmeyen bir takım gençler ve ruh hakkında soru sorunuz. Bunun üzerine Kehf suresi nazil oldu.
Zülkarneyn, dünyayı yaklaşık olarak M.Ö. 330 yıllarında hakimiyeti altına alan İskenderiye şehrinin kurucusu Makedonyalı Filip’in oğlu İskender ile karıştırılmıştır. Bu aynı zamanda birinci öğretmen (Muallim-i evvel) olarak bilinen Aristo’nun da öğrencisidir. Bu İskender İranlılara karşı savaşmış, Dârâ’nın mülkünü istilâ etmiş ve onun kızıyla evlenmiş; daha sonra oradan Hindistan’a gidip savaşmış sonra da Mısır’a hakim olmuştu. Ona Zülkarneyn adının veriliş sebebi, güneşin doğduğu yer ile güneşin battığı yere kadar ulaşmış olmasıdır. Böylelikle doğu ve batıdaki ülkelerin büyük bir bölümünü eline ge çirmişti. Şevkânî şöyle der: “Ancak Zülkarneyn’in sözü geçen İskender olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu İskender hem kâfirdi, hem de Aristo’nun öğrencisi idi. Daha tercihe değer görüşe göre ise bu Zülkarneyn, Allah’ın kendisine geniş bir ülkenin hükümdarlığını verdiği salih bir kuldur. İşte Kur’an-ı Kerim’in şu buyruğu da buna işaret etmektedir: “Doğrusu biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik.” Biz ona büyük bir hükümdarlık alanı vermiştik. Sonra asker, silah ve ilim gibi şeylerle iktidarını pekiştirmiştik. Ülkenin her bir tarafına ulaşabilecek şekilde tasarrufta bulunma gücünü vermiş, dilediği yerde, dilediği şekilde nüfuzunu yaygınlaştırmak ve egemenliğini kurmak imkânını verecek türlü araç, sebep ve yolları ona hazırlamıştık. O da doğusundan batısına kadar tümüyle yeryüzünü hakimiyeti altına almış, her bir iklim ve ülke ona itaat etmiş, Arapların da Arap olmayanların da kralları ona boyun eğmişti.
Yüce Allah’ın: “Ve ona her şeyin yolunu öğretmiştik” buyruğunun anlamı da şudur: Biz ona, kendisini isteğine ulaştırabilecek her türlü yolu kullanma imkânını vermiştik. Sözü geçen bu yollar ise şunlardır:
1- “O da bir yol tuttu. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü.” Yani o kendisini maksadına ulaştıracak yollardan bir yol izledi. Nihayet batı tarafındaki ülkeler olan Tunus, Cezayir ve Merakeş (Fas) gibi ötesinde karanlıklar denizi veya Atlas Okyanusu diye bilinen Okyanusun dışında hiç bir şeyin bulunmadığı, yeryüzünün batı tarafının son noktalarına varınca, orada güneşin çamuru oldukça fazla, yani siyah çamuru bol bir pınarda battığını gördü. Bu ise kumlara ve kara çamurlara karışmış okyanus sahili üzerinde güneş kursunun batımı esnasında görünen bir manzaradır.
Râzî şöyle der: Yeryüzünün küre şeklinde, semanın da onu kuşatmış oldu ğu delil ile sabittir. Güneşin felek üzerinde (yörüngede) olduğunda da şüphe yoktur. Aynı şekilde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yanında da bir kavme rastladı.” Bilindiği gibi güneşin yakınlarında bir kavmin bulunması söz konusu değildir. Aynı şekilde güneş yeryüzünden defalarca daha büyüktür. O halde yeryüzünün pınarlarından bir pınar içerisine güneşin girmesini aklen nasıl kabul edebiliriz? Bu husus bu şekilde sabit olduğuna göre Yüce Allah’ın: “Onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü” buyruğunun tevili şudur: Zülkarneyn güneşin batı tarafında böyle bir yerde battığını gördüğü yere ulaşıp da artık bundan sonra mamur herhangi bir yerin kalmadığı noktaya geldiğinde, güneşi adeta sakin ve kapkaranlık bir pınar içerisinde batıyor gibi gördü. Gerçekte böyle olmasa dahi ona böyle göründü. Nitekim denizde yolculuk yapan bir kimse eğer sahili görmüyor ise güneşi suda batıyor gibi görür. Hakikatte ise güneş denizin ötesinde batmaktadır. Ebu Ali el-Cübbâî’nin Tefsir’inde sözünü ettiği tevil şekli budur. Daha sonra Râzî kabul edilme ihtimali oldukça uzak başka bir takım tevillerden de söz eder.
“Yanında da bir kavme rastladı. Ey Zülkarneyn! İstersen onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin, dedik.” O çamurlu pınarın yanın da batının en uzak taraflarında Ademoğullarından kâfir bir kavim ve büyük bir topluluk gördü. İlham yoluyla biz ona şöyle dedik: Sen bunlara şu iki husustan birisini yapmakta muhayyersin: Küfür üzere ısrar ettikleri takdirde onları öldürmek suretiyle onlara azap etmek yahut da onlara iyilikte bulunup bu hallerine, onları hakka, hidayete ve doğruluğa davet ederek şeriati ve hükümlerini öğreterek sabretmek.
“Dedi ki: Kim zulmederse ona azap edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür ve Rabbi onu görülmemiş bir azaba uğratır.” Yani Zülkarneyn yakınlarından birisine şöyle dedi: Şirk üzere ısrar etmek suretiyle kendisine zulmedip benim davetimi kabul etmeyen kimseye biz dünya hayatında öldürmek suretiyle azap edeceğiz. Sonra o ahirette Rabbine döndürülecektir. Rabbi de onu cehennem ateşinde oldukça ağır ve görülmedik bir azap ile azaplandıracaktır.
“Fakat kim de iman eder ve salih amel işlerse ona mükâfat olarak el-Hüsna vardır. Ona emrimizden kolayını da söyleyeceğiz.” Yani Allah’a ve O’nun vahdaniyetine iman edip de benim davetimi kabul eden, imanın gereği olan salih amelleri işleyen kimsenin mükâfatı cennet olacaktır. Biz ondan, ağır ve zor gelmeyen kolay bir iş de isteyeceğiz ki, Allah’ın dinine girmek arzusuna sahip olsun; Allah’ın emrettiği şeyler olan namaz, oruç, zekât, hac ve buna benzer emirleri yerine getirmeyi sevsin. O bakımdan biz böylesine zor ve ağır bir emir vermeyeceğiz. Ona kolay ve ağır gelmeyen işler buyuracağız.
2- “Sonra bir başka yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığında onun, güneşe karşı kendilerine hiç bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.” Daha sonra güneşin batış yerinden doğduğu yere yönelerek bir başka yol izledi. Nihayet yeryüzünde güneşin ilk olarak üzerine doğduğu yere ulaşınca güneşin çıplak ayaklı, elbisesiz, güneş sıcağından kendilerini koruyacak bir şeyleri olmayan bir kavmin üzerine doğduğunu gördü. Bunların güneşe karşı kendilerini örtecek elbiseleri yoktu, bina ve ağaçlarıda yoktu. Bunların herhangi bir barınağı bulunmayan bir geçit içerisinde yaşayan kimseler olduklarını gördü. Çoğunlukla da balık avlamakla geçiniyorlardı.
“İşte böyle. Onun yaptıklarının hepsini baştan başa biliyorduk biz.” Zül karneyn -bundan önce nitelendirdiğimiz şekilde- doğuya ve batıya ulaşıncaya kadar çeşitli yolları izledi; işte onun hali budur. Biz ona bu mülk ve saltanatı verdiğimiz vakit, bu hükümdarlığa ve bu işi tek başına elinde bulundurmaya muktedir olduğunu biliyorduk. Biz onun bütün hallerinden haberdardık. Onun hallerinin hiç birisi bize gizli değildi. Nitekim bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz yerde olsun gökte olsun hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.” (Âl-i İmran, 3/5). Yani o (Zülkarneyn), ancak gizliyi de açığı da bilenin bildiği şekilde, nitelendirildiği gibidir.
3- “Sonra diğer bir yol tuttu. En sonunda iki dağın arasına varınca önlerin de hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.” Yani doğudan kuzeye doğru yönelerek doğu ile batı arasında yer alan üçüncü bir yol izledi. Nihayet Güney Kafkasya’da iki dağ arasına ulaşınca bu dağların ötesinde başkalarının sözünü hemen hemen hiç anlayamayan bir insan topluluğuna rastladı. Bunun sebebi, dillerinin farklı oluşudur.
Sözü geçen bu kavmin Karadeniz’in doğu taraflarında yerleşmiş bulunan eski İskitler olduğu bunların Bâbü’l-Ebvâb (Kapılar Kapısı) veya Derbent diye bilinen Kafkas dağlarında, iki dağ arasında, aşılması oldukça güç bir şeddin (dağın) üst taraflarında yaşadığı da söylenmiştir.
“Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Ye’cûc ve Me’cûc doğrusu bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar.” İki dağ arasında yaşayanlar, -ki Zülkarneyn Yüce Allah’ın kendisine bağışlamış olduğu sebeplerin kolaylaştırılması sayesinde yahut tercüman aracılığı ile onların ne demek istediklerini anlamıştı- şöyle dediler: Şüphesiz Ye’cûc ve Me’cûc -iki ayrı kavim- bizim topraklarımızda insan öldürmek, binaları tahrip etmek, zulüm, baskı vs. yollarıyla bozgunculuk çıkartmaktadırlar. “Bizimle onlar arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?” Bizimle onlar arasında onların bize ulaşmalarını engelleyecek şekilde bir engel inşa etmen için sana mallarımızdan belli bir miktar yahut bir vergi vermemizi uygun bulur musun?
“Dedi ki: Rabbimin bana verdikleri daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir duvar yapayım.” Zülkarneyn şöyle dedi: Rabbimin bana verdiği imkânlar, bana ihsan etmiş olduğu güç, kudret ve pek çok mal sizin vereceğiniz vergiden ve aranızda toplayacağınız mallardan daha hayırlıdır. Nitekim Hz. Süleyman da şöyle demişti: “Siz bana malınız ile mi yardım ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır.” (Nemi, 27/36).
Fakat sizler bana gücünüzle yardımcı olunuz. Bu konuda işçilerin çalışması ile ve yapı araçlarıyla bana yardım ediniz; ben de sizinle onlar arasına oldukça sağlam bir sed ve aşılması zor bir engel yapayım. Daha sonra Zülkarneyn güçle yardım etmekten kastın ne olduğunu şu sözleriyle açıklamaktadır: “Bana demir kütleleri getirin. Nihayet iki dağın arasını doldurunca, Körükleyin, dedi. Nihayet onu bir ateş haline getirdi ve, Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, dedi.” Bu demir parçalarını temelden itibaren üst üste yerleştirdi. Nihayet yaptığı bu inşaat uzunluk ve en itibariyle dağların tepeleriyle aynı hizaya ulaşınca körüklerle bu demir yığınlarını kor haline dönüştürdü ve erimiş bakırı kızdırılmış demir yığınının üzerine döktürdü. Böylece hepsi birbirine bitişik tek bir kütle ve sapasağlam bir dağ haline geldi, demirlerin arasındaki boşluklar da kapatılmış oldu.
“Onlar artık onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler.” Bundan sonra Ye’cûc ile Me’cûc, oldukça yüksek ve kaygan olduğu için seddin üzerine çıkamadılar. Kalın ve sağlam olduğundan dolayı delip geçemediler. Böylelikle Allah onlara komşu olan kavimleri fesat ve kötülüklerinden rahatlatmış oldu.
Zülkarneyn oldukça sağlam ve aşılmaz olan bu seddi bina ettikten sonra: “Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin verdiği söz gerçektir.” Bu sed Rabbimin bu kavme yahut da insanlara olan rahmetinin tecellilerinden birisi ve nimetlerden bir nimettir. Çünkü bu sed Ye’cûc ve Me’cûc ile onların yeryüzünde fesat çıkarmaları arasına bir engeldir. Seddin arkasından çıkışlarına dair Rabbimin tayin ettiği vade geldiğinde Rabbim o seddi dümdüz eder, yıkıverir; yere yapışık düz bir satıh haline getirir. Zaten benim Rabbimin onu tahrip etmeye, Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkışına ve genel olarak Rabbimin her bir hususa dair vaadi değişmez bir haktır. Asla gecikmez, mutlaka gerçekleşir.
İmam Ahmed, Buharî ve Müslim, Peygamber (s.a.)’in hanımı Cahş kızı Zeynep’ten şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Rasulullah (s.a.) yüzü kızarmış olduğu halde uykusundan şöyle diyerek uyandı: “Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur. Oldukça yaklaşmış bir kötülükten dolayı vay Arapların haline! Bu gün Ye’cûc ile Me’cûc seddinden şunun gibi bir gedik açıldı” dedi ve parmaklarını halka yaptı. “Ey Allah’ın Rasulü! Salihler aramızda olduğu halde helak edilirmiyiz?” dedim, Şöyle dedi: “Evet, kötülük artacak olursa.”
İşte bu halka gittikçe genişledi ve nihayet H. VII. asrın ortalarında Moğolların ortaya çıkıp İslâm topraklarını kasıp kavurmalarıyla İslâm halifeliğinin tahtını yıkmak ve Bağdat’ta 656 yılında bu halifeliği sona erdirmek suretiyle daha da genişlemiş oldu. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bunu şu buyruklarıyla anlatmaktadır: “O gün biz onları bırakırız da dalgalar halinde birbirlerine girerler. Derken Sûr’a üflenince hepsini bir araya toplarız.” Yani biz Ye’cûc ile Me’cûc’un çıktıkları günü insanları biribirine karışık, biribirleriyle iç içe olacak şekilde bıraktık. Böylelikle öldürmeler artar, ekinler yok olur, mallar telef edilir. Yüce Allah’ın bir başka ayet-i kerimesinde haber verdiği gibi: “Ta ki Ye’cûc ve Me’cûc (un) seddi açılıncaya kadar, onlar her yüksek yerden süratle gelirler” (Enbiya, 21/96). Bütün bunlar ise kıyametin kopmasından ve Sûr’a üfürülmesinden önce, bizim için bilinmesi mümkün olmayan bir süre kadar önce olacaktır. Başka bir takım müfessirlerin görüşüne göre de ayet-i kerimenin manası şöyledir: Bunlar kıyamet gününde, kıyamet günlerinin ilkinde, deniz dalgaları gibi biribirlerine karışır, biribirleri içerisinde çalkalanır giderler. Kurtubî ise bunu, biz Ye’cûc ile Me’cûc’u seddi tamamlandığı sırada dalgalar halinde bir birlerine girecek şekilde bıraktık, şeklinde açıklamayı tercih etmiştir.
Kıyametin kopacağı vakit yaklaştı mı, Sûr’a üfürülecektir. Bu da ikinci üfürüştür. İşte biz o gün insanları bedenlerinin çürüyüp toprak oluşundan sonra diriltmek suretiyle bir araya getirip toplayacağız ve hep birlikte hesap vermek üzere mahşer yerine getirip hazırlayacağız. Nitekim başka bir takım ayet-i kerimelerde bu hususlar dile getirilmektedir ki, bunların bir kısmı şöyledir: “De ki: Şüphesiz öncekiler de sonrakiler de bilinen bir günün tayin edilmiş bir vaktinde toplanmış olacaklardır.” (Vakıa, 56/49-50); “Hiç birini bırakmaksızın toplarız onları.” (Kehf, 18/47). Sûr ise sabit olan hadiste de belirtildiği üzere kendisine üflenilecek bir borudur. Onu İsrafil (a.s.) üfleyecektir.






