٤٠
اَلَيْسَ ذلِكَ بِقَادِرٍ عَلى اَنْ يُحْيِىَ الْمَوْتى
(40) eleyse zalike bikadirin ‘ala en yuhyiyelmevta
Bunları (yaratan) kadir değil mi? ölüleri diriltmeye
| 1. | e leyse | : değil mi |
| 2. | zâlike | : bunlar |
| 3. | bi kâdirin | : kaadir olan, gücü yeten |
| 4. | alâ | : üzerine |
| 5. | en yuhyiye | : diriltmek, hayat vermek |
| 6. | el mevtâ | : ölüler |
أَلَيْسَmi ذَلِكَ bunları yapanın بِقَادِرٍ gücü yetmez عَلَى أَنْ يُحْيِيَdiriltmeye الْمَوْتَىölüleri
AÇIKLAMA
“Vazgeçin bu işten! (Çünkü can) köprücük kemiğine gelip dayandığında; var mı bir tedavi edecek denildiğinde artık bunun gerçekten bir ayrılık olduğunu anlayacak” buyruğundaki “Kellâ: vazgeçin bu işten” lafzı eğer vazgeçirmek anlamını ihtiva ediyorsa, buyrukların anlamı şöyle olur: Ey Ademoğlu! Sana haber verilen şeyleri senin yalanladığın görülmektedir. Halbuki bu artık senin için gözle görülür bir hal almıştır… Eğer “gerçekten” anlamında kullanılmışsa maksat şu olur: Gerçek şu ki senin ruhun bedeninden ayrılıp, köprücük kemiklerine dayandığında… Buradaki “teraki: köprücük kemikleri” “terkuve”nin çoğuludur. Bunlar da boğazdan omuzlara varan kemiklerdir. “Ulaştığında” lafzında ki zamir halin ya da söylenen sözün karinesinin delaleti dolayısıyla cana aittir. Yüce Allah’ın: “Hele (o can) bir boğaza gelince…” (Vakıa, 56/83) buyruğunda olduğu gibi.
Daha kuvvetli görülen, birinci anlamın kastedildiğidir. Zeccac dedi ki: “Kellâ” dünyanın ahirete tercih edilmesinden vazgeçmenin gereğini anlatmaktadır. Şöyle denilmiş gibidir: Sizler ahirette bahtiyarların mutluluklarının, bedbahtların da bedbahtlıklarının niteliğini, bunun dünya ile kıyaslanamayacak bir halde olduğunu bildiğinize göre; artık dünyayı ahirete tercih etmekten vazgeçiniz. Gelecekte sizi bekleyen ve dünyanın sizin için sonu demek olan ölüme ve çabucak geçen dünyadan ebedilik yurduna geçeceğinize gerektiği gibi dikkat ediniz.
Buna göre buyruğun genel anlamı şöyle olur: Dünyayı ahirete tercih etmekten vazgeçiniz. Ruhun ya da canın göğsün üst taraflarına geleceği vakti hatırlayarak uyanınız. -Bu ölüm halinden, dehşetlerinden ve ölümün kendisinden kinayeli bir anlatımdır.- O sırada can çekişen kimsenin yanında bulunanlar bunu tedavi edecek, iyileştirecek kimse yok mu, şifa verecek bir doktor yok mu? der. Fakat bunların Allah’ın hükmüne karşı hiçbir faydası olmayacaktır. Canı köprücük kemiğine ulaşan kimse de, artık bunun dünyadan, aile halkından maldan ve çocuklardan ayrılış anı olduğuna kesinlikle inanır.
Burada kesin inanmak (yakîn)den “zan” diye söz edilmesi şundan dolayıdır: Ruh bedende kaldıkça sahibi dünya hayatında da kalmayı ümit eder. Ölümün kesin bir iş olduğunu kabul etmez. Aksine ağırlıklı olarak hayatta kalacağını ümit eder. Razi’nin açıklaması böyledir.
Ayet aynı zamanda ruhun bizatihi var olduğuna ve bedenin ölümünden sonra da kalıcı olan bir cevher (öz) olduğuna delildir. Çünkü şanı Yüce Allah, ölüme ayrılık adını vermektedir. Bu da ruhun kalıcı olduğunun delilidir. Çünkü ayrılmak ve kavuşmak bir niteliktir. Nitelik de nitelenin var olmasını gerektirir.
“Bacaklar birbirine dolaşacak.” Yani ölüm hali gelip onu bulacağı zaman bacaklarının biri diğerine dolaşacak, onları hareket ettiremeyecek, ayakları ölmüş, bacakları kurumuş, onu taşıyamaz hale gelmiş olacak. Halbuki onlar üzerinde gider gelirdi. Etrafında da aynı anda iki olay birlikte cereyan etmektedir. İnsanlar onun bedeninin teçhizi için uğraşırlarken, melekler de onun ruhunu teçhiz ederler.
Bunun oldukça ağır ve zorlu halden kinaye olması da mümkündür. Yüce Allah’ın: “Baldırın açılacağı o günde.” (Kalem, 68/42) buyruğunda olduğu gibi. Dünyadan ayrılıp, eşten, çocuktan, makam ve mevkiden, düşmanların sevinmesi, dostların üzülmesi ve benzeri halleri terketmek, ahiretin çeşitli durumlarına ve dehşetli hallerine yönelmek, birbirine eklenip bitiştiğinde… demektir.
“İşte o günde sürünüp götürülmek yalnız Rabbinin huzuruna olacak.” Yani ruhlar bedenlerden alındıktan sonra yaratıcılarının huzuruna götürülecek. Dönüş Rabbinin hükmüne olacaktır. Ondan sonra da ya cennete veya cehenneme gidilecektir. Buna göre: “Rabbinin huzuru” özel olarak O’nun hükmü demek olur. “Sürülüp götürülmek” buyruğu da kendisi için sürülüp götürülecek olan O’nun hükmüdür, demek olur. Sürülüp götürülmenin sadece Allah’a olduğu, başkasına olmadığı da söylenmiştir. Bu durumda sürüp götüren, onu cennete veya cehenneme götürür.
Daha sonra dinin inanç esasları, fer’î hükümleri ve dünya ile alâkalı hususlarda ne şekilde amellerde bulunduğunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
“O tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış, fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti. Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti.” O, Muhammed (s.a.)’in risaletini de, Kur’an’ı da tasdik etmemişti. Rabbi için kılması farz olarak istenen namazı kılmamıştı. Aksine Allah’ın Rasulünü, getirdiklerini yalanlamış, itaatten imandan yüz çevirmişti. Üstelik o azgın, şımarık, yürüyüşünde bu haliyle böbürlenerek, büyüklük taslayarak yürüyüp gitti. Ne gayreti, ne de bir ameli bulunmayan o kişi tembel tembel geri döndü. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ailelerine döndükleri vakitte (yaptıklarından) zevk duyarak dönerlerdi.” (Mutaffifin, 83/31)
Bu kişi akideyi ya da dinin esaslarını tasdik etmeyerek dini yalanladığı gibi namaz kılmayıp, aksine yüz çevirip dönerek dinin fer’î hükümlerini de ihmal etti. Bununla birlikte taraftarlarının yanına gerine gerine, böbürlenerek, kibirli yürüyerek dönmek suretiyle de dünyanın tabiatına ve dünyevi yaşayışa da kötülük etti.
Ayet-i kerime kâfirin imanı terketmesi sebebiyle yerilmeyi ve cezalandırılmayı hakettiği gibi, namazı terketmek sebebiyle de bunları hakedeceğine bir delildir.
Daha sonra Yüce Allah bu tür bir kâfiri tehdit edip ona şöylece beddua etmektedir: “Sana lâyıktır (o azap); evet sana lâyıktır. Sonra yine sana lâyıktır. Tekrar tekrar sana lâyıktır.” Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun! Bu beddua senin aleyhine defalarca tekrarlanıp durur. Yani yazık sana, Allah seni helak etsin. Bu beddua kesintisiz olarak senin hakkında devam edip tekrarlansın. Çünkü sen buna lâyıksın.
Bu, yürüyüşünde böbürlenerek, bununla da onun böyle bir yürüyüşü hak ettiğini anlatmak isteyen Yüce Allah’ı inkâr eden kâfirlere, Allah’ın kesin ve ağır bir tehdididir. Çünkü o kendisini yoktan var edeni inkâr etmiştir. Buna benzer bir kimseye bir şekilde alay etmek ve tehdit etmek maksadıyla söylenecek olan Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu türdendir:
“Tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin.” (Duhan, 44/49); “Az bir süre yiyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız.” (Mürselat, 77/46); “Artık siz ondan başka dilediğiniz şeye ibadet edin.” (Zümer, 39/15) Yine Yüce Allah’ın: “Dilediğinizi yapın.” (Fussilet, 41/40) buyrukları da böyledir.
Katade, Kelbî ve Mukatil dedi ki: Rasulullah (s.a.) Ebu Cehil’in elinden tutup, ona: “Sana lâyıktır (o azap); evet sana lâyıktır. Sonra yine sana lâyıktır, tekrar tekrar sana lâyıktır” diyerek onu tehdit etti. Ebu Cehil kendisine: Sen beni neyle tehdit ediyorsun? Sen de, Rabbin de bana hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü ben bu vadinin en güçlü olanıyım deyip, çekip gitti. Bunun üzerine Yüce Allah Rasulullah (s.a.)’ın ona söylediği gibi bu ayeti indirdi. Bedir günü de yüksekçe bir yerden kavmine bakıp dedi ki: Artık bu günden sonra Allah’a ibadet olunmayacaktır. O esnada en kötü bir şekilde öldürüldü.
Daha sonra Yüce Allah surenin baş tarafında zikredilen: “İnsan, biz onun kemiklerini asla toplayıp bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder?” (3. ayet) buyruğunu daha da pekiştirmek için ölümden sonra dirilişin gerçekliğine dair iki delil ortaya koymaktadır:
1- “Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” İnsan dünyada başıboş bırakılarak ona emir ve yasak verilmeyeceğini, ona bir takım yükümlülükler konulmayacağını, ameli dolayısıyla ahirette hesaba çekilip cezalandırılmayacağını mı zanneder? Böyle bir zan adalete ve hikmete aykırıdır. O halde mümin ile kâfirin, itaatkâr ile isyankârın eşit olmaması için amellerin karşılığının verilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İlâhi hikmet ise bu karşılıkların ahiret alemine bırakılıp, dünyada alelacele verilmemesini gerektirmiştir. Böylelikle iman edip halini düzeltmek için yaşanan ömür esnasında gerekli ve uygun fırsatın ele geçmesi istenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak kıyamet saati gelecektir. Her nefis yaptığının karşılığını görsün diye vaktini gizli tutarım.” (Taha, 20/15) Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İman edip, salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahihlerini günahkârlar gibi mi kılarız?” (Sad, 38/28).
Bu ayetin bir benzeri de şu buyruktur: “Acaba siz bizim sizi boşuna yarattığımızı ve sizin bize gerçekten döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?” (Mu’minun, 23/115).
2- “O dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra o bir sülük gibi yapışan kan pıhtısı olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış, düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır. Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Bu insan rahime dökülen bir meni damlacağından ibaret değil miydi? Bundan sonra o yapışkan bir kan parçacığı, daha sonra bir çiğnemlik et oldu. Sonra ona şekil verildi, ona ruh üflendi. Böylelikle organları sağlam ve yerli yerinde, Yüce Allah’ın izin ve takdiriyle erkek ya da dişi olarak bir başka yaratık oluverdi. Bu harikulade varlığı yaratan ve buna güç yetiren, ölümden sonra diriltmekle bedenleri yeni bir hilkat ile -dünyada olduğu gibi- tekrar yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. Çünkü onun için yeniden yaratmak ilk yaratmaktan daha kolaydır.
“Yaratmıştır” buyruğu yani onu şekli belirlenmiş bir çiğnem et kılarak ölçülü bir şekilde var etmiştir. “Düzenlemiştir” buyruğu da organlarını düzenli ve mutedil bir şekilde var etmiş, onun varlığını tamamlayarak ona ruh üflemiştir. Meniden onu şekillendirdikten sonra insanın iki türü olan erkeği ve dişiyi yaratmıştır, demektir.
Bu birinci yaratma ikinci ve tekrar yaratmaya bir delildir. İlkin yaratan kim ise, ikinci olarak yaratacak olan da O’dur. Her ikisi de O’nun için eşittir.
İbni Ebi Hatim ve başkalarının rivayetine göre Peygamber (s.a.) bu ayeti okuduğunda: “Seni tenzih ederim Allah’ım, elbette (kadirsin).” derdi. Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Merduye sahih olduğunu belirterek Hakim dediler ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: “Sizden herhangi bir kimse andolsun incire ve zeytine.” (Tin, 95/1) buyruğunu okuyup, sonuna gelince de: “Allah hakimlerin hakimi değil mi?” (Tin, 95/8) buyruğunu okursa: “Evet (öyledir) ve ben buna şahitlik edenlerdenim.” desin. Kim de: “Hayır kıyamet gününe yemin ederim.” (1. ayet) suresini okuyup sonunda: “Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” (40. ayet) buyruğuna kadar gelirse: “Elbette” desin. Kim de Mürselat suresini okuyarak: “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar.” (Mürselat, 77/50) buyruğuna ulaşırsa o vakit: “Allah’a iman ettik.” desin






