١٢٠
لِلّهِ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا فيهِنَّ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَىْءٍ قَديرٌ
(120) lillahi mülküs semavati vel erdi va ma fihinn ve hüve ala külli şey’in kadir
göklerin ve arzın mülkü Allah’ındır o her şeye kadirdir
| 1. | li allâhi | : Allâh’ın (cc.) |
| 2. | mulku es semâvâti | : semaların, göklerin mülkü |
| 3. | ve el ardı | : ve arz, yeryüzü, yer |
| 4. | ve mâ fî-hinne | : ve onların içinde olanlar, onlarda bulunanlar |
| 5. | ve huve | : ve o |
| 6. | alâ kulli şey’in | : her şeye |
| 7. | kadîrun | : kâdir, kudret sahibi, muktedir |
لِلَّهِAllah’ındırمُلْكُ hepsinin mülküالسَّمَاوَاتِ göklerinوَالْأَرْضِ yerinوَمَا فِيهِنَّ ve onların içinde ne varsaوَهُوَ şüphesiz Oعَلَى كُلِّ شَيْءٍ her şeyeقَدِيرٌkadirdir
AÇIKLAMA
Bu ayet-i kerimeler bir tartışma yapmakta ve bir soruyu canlandırmaktadır. Bunlar aynı zamanda kıyamet gününde Hristiyanların herkesin gözü önünde azaplandırılacaklarını ve onlara sitem edileceğini de ihtiva etmektedir. Burada hitap Resulullah (s.a.)’adır.
Ey Muhammedi Sen Yüce Allah’ın İsa’ya şöyle bir soru yönelteceği mahşer gününü hatırla! Ey İsa, insanlara beni annenle birlikte Allah’tan başka iki ilâh edinin diye sen mi söyledin? Yani böylelikle tevhidi aşarak şirke yönelmelerini sen mi söyledin? Şirk ise Allah ile birlikte bir veya daha fazla ilâh edinmektir. Kişinin Allah’a ortak koştuğu bu varlığın bağımsız bir şekilde zarar veya fayda vereceğine inanmasıyla yahut da Allah’ın bu konuda kendisine güç ve yetki verdiğine inanmasıyla ya da etki ve üstün değeri dolayısıyla Allah nezdinde bir aracılıkta bulunacağını kabul etmesi arasında hiç bir fark yoktur. Nitekim Yüce Allah müşriklerin davranışlarını bize şöylece nakletmektedir: “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da vermeyen şeylere taparlar. Bir de bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçilerimizdir, derler…” (Yunus, 10/18); “Ondan başka veli edinenler “Biz bunlara ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (derler).” (Zümer, 39/3)
Ayetteki soru, onun hakkında bilgi edinmek amacıyla sorulmuş değildir. Aksine bu soru, Hz. İsa’nın ulûhiyyetini iddia edenlere bir azarlamadır. Ta ki böyle bir sorudan sonra Hz. İsa’nın böyle bir şeyi reddetmesi, onları yalanlamakta daha beliğdir ve bu daha ileri bir anlam ifade etsin, azar ve sitemi daha ağır olsun diyedir. Veya bu sorudan maksat, ona kavminin kendisinden sonra bir takım değişiklikler yaptıklarını ve kendisinin söylemediği şeyleri ona mal ettiklerini öğretmektir.
Ayet-i kerime Hristiyanların Hz. Meryem’i ve onun oğlunu iki ilâh edindiklerini göstermektedir. Çünkü onlar Hz. Meryem’e ibadet ettiler, onu tasdik ettiler. Onlar bununla da kalmayıp “Hz. Meryem bir insan doğurmuş değildir, o bir ilâh doğurmuştur” dediler. İşte biribirlerinden oldukları için Meryem de doğurduğunun derecesine sahiptir. Kimi Hristiyan fırkaları Hz. Meryem’i üçleme, yani baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs’ten birisi olarak kabul ederler.
Hz. İsa Yüce Allah’tan öğrendiği delil ile şöylece cevap verecektir: “Seni tenzih ederim,” yani sana yakışmayan şeylerden sen uzaksın ve seninle birlikte bir başka ilâhın bulunmasından münezzehsin. Böylelikle Hz. İsa, Yüce Allah’ın zatında, sıfatlarında ortaktan münezzeh ve kendisine izafe edilenden uzak olduğunu belirtmekte, kendisinin Allah’ın önünde boyun eğdiğini, satvetinden korktuğunu açıklamaktadır.
Daha sonra Hz. İsa, böyle bir batıl söz söylemekten uzak olduğunu belirterek şöyle diyecektir: Benim hiç bir şekilde söylemem mümkün olmayan bir sözün benden sadır olması, tarafımdan söylenmesi benim yapabileceğim bir iş değildir. Daha sonra kesin reddini şu sözleriyle pekiştirecektir: Ey Allahım! Eğer ben böyle bir söz söylediysem, zaten sen benim söylediğimi bilmişsindir. Çünkü senin bilgin her şeyi kuşatıcıdır. Sen benim gizlediğimi, içimde sakladıklarımı dahi bilirsin. Halbuki ben senin kendi zatına has zati bilgilerinden sakladığın hiç bir şeyi bilemem. Sen bütün gaybleri kuşatansın. Olanı da olmakta olanı da olacağı da bilirsin.
İşte bu, Hz. İsa’nın vereceği cevaptır. O, ben böyle bir şey söyledim yahut söylemedim demiyor; aksine bunu her şeyi kuşatan Allah’ın bilgisine havale ediyor ve diyor ki: Eğer ben böyle bir şey dediysem zaten sen onu biliyorsundur. Bu cevap oldukça ileri derecede bir edebî halini ortaya koymakta ve Yüce Allah’ın huzurunda zilletini ve kalpten itaatle boyun eğişini ifade etmektedir.
Daha sonra Yüce Allah, Hz. İsa’nın şu sözlerini nakletmektedir: Ben onlara itikat ve ibadete dair hususlarda bana emrettiklerinden başka bir şey söylemedim. Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet ediniz, dedim. Benim de onlar gibi senin kullarından birisi olduğumu söyledim. Onlar arasında bulunduğum sürece durumlarını gözetiyor, yaptıklarına tanıklık ediyor, batıl söz söylemelerine engel oluyor ve hak söz söylemelerini istiyordum. Fakat ne zaman ki sen beni aldın, yani beni alıp yükselttin, bu sefer onların davranışlarını, sözlerini gözetleyen, onların yaptıklarını tespit eden sen oldun, zaten sen her şeye tanıksın. Benim aralarında bulunduğum döneme de tanıksın. Bu ifadeler Hz. İsa’ya ona tabi olanların fiillerini, söz ve inanışlarını tanıtmak sadedinde olacaktır.
Müfessirlerin çoğunluğunun “Ne zaman ki sen beni vefat ettirdin (aldın)” buyruğundan kasdın, semaya yükseltme şeklindeki vefat olduğu görüşündedirler. Çünkü Yüce Allah “Muhakkak ben seni vefat ettireceğim ve seni kendime kaldıracağım.” (Al-i İnıran, 3/55) buyurmuştur.
Hasan-ı Basri der ki: Yüce Allah’ın kitabında “vefat” tabiri üç anlamda kullanılmıştır:
Birincisi ölüm anlamına gelen vefat. Yüce Allah’ın: “Allah ölüm vaktinde ruhları vefat ettirendir.” (Zümer, 39/42) buyruğunda bu anlama gelir. Yani ecelleri dolduğu vakit.
Diğeri ise uyku vefatıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Geceleyin sizi vefat ettiren O’dur.” (En’âm, 6/60) Yani sizi uyutan O’dur.
Bir de yükseltme, yukarı kaldırma anlamında kullanılışı. Bu konuda da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey İsa, muhakkak ben seni vefat ettireceğim” (Âl-i İmran, 3/55). Buradaki anlamı da budur.
Daha sonra Hz. İsa şu sözleriyle işi bütünüyle havale edecektir: Eğer sen kötülük işleyeni azaplandıracak olursan elbetteki adaletin gereğini yapmış olursun. Eğer insanlara, küfrüne rağmen mağfiret edecek olursan (buna dahi bir şey diyemem), mülk senin mülkündür, kimse sana itiraz edemez. Sen sevap vermeye de cezalandırmaya da kadir ve güçlü olansın. Mutlaka sen, hikmetin gereği ve doğru olarak karşılık verensin, Hakîm olansın.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Allah şirki bağışlamayacak olduğu halde, Hz. İsa’nın “Ve eğer onlara mağfiret edersen…” demesi nasıl açıklanabilir?
Cevap: Hz. İsa’nın söyleyeceği bu sözden kasdı işi bütünüyle Allah’a havale etmektir. O dilediğini yapar, dilediği hükmü koyar. Kimse hükmünü geri çeviremez, kimse O’nun hükmünü sorgulayamaz. Bu cevabı Hz. İsa bütünüyle itirazı ve O’na karşı bir şey söylemeyi terk etmek için söyleyecektir.
Yüce Allah’ın, “Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.” buyruğuna gelince: Bu, şer’an delilin gösterdiği vakıayı ifade etmektedir. Bununla birlikte ehl-i sünnetin görüşüne göre, Yüce Allah’ın kötülük işleyene mağfiret etmesi, itaat edeni de cezalandırması mutlak irade ve meşîete göre aklen mümkündür. Mutezile ise şöyle derler: Ceza Allah’ın günahkâr üzerindeki bir hakkıdır. Onu kaldırmakta da Allah’ın bir zararı yoktur.
Hz. İsa’nın söylediği sözler, kendisine tabi olan kimselere hiç bir şekilde şefaatte bulunma yetkisine sahip olamadığını da ihtiva etmektedir. Çünkü şefaat, hiç bir şekilde, Allah’a ortak koşmuş olan kimsenin nail olacağı bir şey değildir.
Yüce Allah bu suredeki tartışmayı şu buyruğu ile sona erdirmektedir: “Allah buyurur: Bu gün…” Yani şüphesiz kıyamet günü olan bu gün imanlarında, şahitliklerinde, dünyadaki sair söz ve fiillerindeki doğrulukların faydalı olacağı bir gündür.
Doğruların mükâfatı köşk ve ağaçlarının altından ırmaklar akan cennetlerdir. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Bu Allah’tan onlara bir mükâfattır. O onlardan öyle bir razı olacaktır ki, ebediyyen bir daha gazap etmeyecektir. Onlar da kendilerine verilen bu mükâfattan, sevaptan razı olacaklardır. İşte elde edilen bu büyük mükâfat, hayrı pek büyük olan büyük bir zaferdir. Bu zafere kavuşanın makam ve mevkisinin şerefi alabildiğine yüksek olacaktır.
Daha sonra Yüce Allah, Hristiyanların Hz. İsa’nın ilâh olduğuna dair gördükleri uygun bir hususu söz konusu etmekte ve göklerle yerin mülkünün kendisinin olduğunu bildirmektedir. Bunların mülkü İsa’nın ve diğer mahlûkatın değildir. Bunlardaki her şey de yalnız Allah’ın mülküdür. Allah mutlak olarak her şeye kadirdir.. Allah’ın mülkiyetinde bulunan ve Allah’ın kadir olduğu her şey ise, Allah’ın kuludur. Her şey Allah’ın yaratmasıyla olur. Bu konuda İsa, Meryem ve başkaları arasında hiç bir fark yoktur. Kulluğun da bundan başka bir anlamı yoktur. Böylelikle her ikisinin de Allah’ın kulu olduğu sabit olmaktadır. Çünkü mülk ve kudret yalnızca Allah’ındır, bunda hiç kimsenin O’na ortaklığı yoktur






