٨٥
فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ ايمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَاْسَنَا سُنَّتَ اللّهِ الَّتى قَدْ خَلَتْ فى عِبَادِه وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ
(85) fe lem yekü yenfeuhüm imanühüm lemma raev be’sena sünnetellahileti kad halet fi ibadih ve hasira hünalikel kafirun
Kendilerine fayda verecek değildir onların imanları azabımızı gördükleri zaman Allah’tan olan emri (budur) kulları hakkında kâfirler böylece hüsrana uğradı
| 1. | fe | : böylece, artık |
| 2. | lem yeku | : olmadı |
| 3. | yenfeu-hum | : onlara fayda, yarar sağlar |
| 4. | îmânu-hum | : onların îmânı |
| 5. | lemmâ | : olduğu zaman |
| 6. | reev | : gördüler |
| 7. | be’se-nâ | : şiddetli azabımız |
| 8. | sunnete allâhi | : Allah’ın sünneti |
| 9. | elletî | : ki o |
| 10. | kad halet | : gelip geçti |
| 11. | fî | : hakkında |
| 12. | ibâdi-hi | : onun kulları |
| 13. | ve hasire | : ve hüsrana uğradı |
| 14. | hunâlike | : orada |
| 15. | el kâfirûne | : kâfirler |
AÇIKLAMA
“Ya onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin akıbeti nice olmuştur baksınlar! Hem onlar bunlardan daha çoktu. Kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerce de daha satvetli idiler. Fakat kazandıkları şeyler kendilerine asla fayda vermedi.” Yani müşriklerden Allah’ın ayetleri ile mücadele eden kimselerin memleketlerine seyahat etmezler mi, kutsal metinlerinde Allah’a isyan eden geçmiş ümmetlerin halinin nasıl olduğu konusundaki bilgilere bakmazlar mı ki, -ki o ümmetler peygamberleri de yalanlamışlardı- memleketlerin de bulunup üzerlerine indirilen şiddetli azabı ve cezayı yansıtan mevcut eserleri müşahede etmezler mi. Ki o müşrikler, sayı bakımından Kureyş müşriklerinden çok daha fazla idiler. Ve yeryüzünde ulaşmış oldukları ilim, fen ve medeniyet seviyesini gösteren binalar, saraylar, kaleler, çiftlikler ve sedler bıraktılar.
Üzerlerine azap geldiğinde ise, dünya için yaptıkları bütün bu şeylerin kendilerine hiçbir faydası olmamıştır. Ne malları, ne evlâtları ne de kazandıklarının faydası olmuş, yani kendilerinden Allah’ın emrini yani üzerlerine inen şiddetli azabı uzaklaştıramamıştır.
“Öyle ya, kendilerine peygamberleri apaçık mucizeler getirince onların nezdindeki ilme karşı şımarıklık gösterdiler de hakkında alay ettikleri şey kendilerini çepeçevre kuşatıverdi.” Yani peygamber, bu yalancı ümmetlere apaçık delillerle ve gün ışığı gibi mucizelerle geldiklerinde onlara iltifat etmediler, onları kabul etmediler. Kendilerindeki batıl şüpheleri ve sapık inançları faydalı bir ilim zannederek peygamberlerin getirdikleri ilimlerden kendilerini müstağni gördüler. Söyledikleri sözlerden bazıları şunlardır. “Bizi o sürekli zamandan başkası helak etmez.” (Câsiye, 45/24). “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık.” (En’am, 6/148). “Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” (Yasin, 36/78). Bu boş ve batıl şeylerle iyice sunardılar. Çünkü onlar Allah Tealâ’nın dediği gibiydiler: “Onlar dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler.” (Rum, 30/7).
Fakat alay ederek, dalga geçerek yalanladıkları ve gerçekleşeceğini çok uzak bir ihtimal olarak gördükleri azap indi ve onları kuşatıverdi. Yani kâfirlere peygamberlerin risaletleriyle alay etmelerinin cezası indi.
Allah Tealâ da yukarıda geçtiği üzere kâfirlerde bulunan batıl şüpheleri ve sapık inançları onlarla alay edercesine “ilim” diye isimlendirmiştir.
Sonra Allah Tealâ üzerine azap uygulandığı zaman insanın içerisinde bulunuğu durumu tasvir etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“O çetin azabımızı gördükleri vakit; “Allah’a bir olarak inandık, O’na eş olarak tuttuğumuz şeyleri de inkâr ettik.” dediler.” Yani üzerlerine azabın indiğini gözleriyle gördüklerinde Allah’ı ve O’nun birliğini tasdik ettiler ve Allah’a ortak koştukları batıl tanrılarını inkâr ettiler. İnkâr ettikleri şeyler, tapındıkları putlardı. Fakat bu imanları ve ileri sürdükleri mazeretleri, Cenab-ı Allah’ın da buyurduğu gibi, kendilerine hiçbir fayda vermedi.
“Fakat azabımızı gördükten sonra inanmaları fayda verecek değildi.” Yani azabımızı gördükleri zaman iman etmeleri sahih ve doğru değildir. Çünkü bu çeşit bir imanın, sahibine hiçbir faydası olmaz.
Bu iman zor durumda kalındığından dolayı zoraki bir iman konumundadır. Fayda veren iman hür bir irade ile yapılan imandır, zoraki imanın hiçbir faydası yoktur. Çünkü azabın görülmesi, üzerine yapılan iman teklifi ortadan kaldırır. Çünkü böyle bir durumda herkes iman eder. Aynı şekilde bir şahıs dünyada iman etmediği sürece, azabı gördüğünde, ölüm anında, boğulurken veya ahirette iman etmesinin kendisine hiçbir faydası olmaz.
Boğulmak üzere olan Firavun “un durumu da böyledir: Firavun: “İnandım. Gerçekten İsrailoğulları’nın inandığından başka ilâh yokmuş. Ben de müslümanlardanım.” (Yunus, 10/90) demiş. Ancak buna karşılık Allah Tealâ: “Şimdi mi! Halbuki sen bundan önce isyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.” (Yunus, 10/90-91) buyurarak kendisinden imanını kabul etmemiştir.
Daha sonra Cenab-ı Allah genel bir hüküm zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın kulları hakkında geçerli olan âdeti budur. İşte burada, kâfirler hüsrana uğramışlardır.” Yani bu, Allah’ın azabı gördüğünde tevbe eden herkes hakkındaki hükmüdür ki Allah, böyle bir tevbeyi kabul etmez. Şüphesiz Allah Tealâ’nın geçmiş ümmetler hakkında geçerli olan âdeti de böyledir. Azabı görünce iman etmenin hiçbir faydası yoktur.
Kâfirler, Allah’ın hışmını ve azabını gördüğü vakit hüsrana uğramıştır. Zaten kâfir her zaman hüsrandadır. Ancak bu durumu, azabı görünce iyice ortaya çıkar. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Allah, can çekişmeden önce tevbe eden kulunun tevbesini kabul eder. Yani kul can çekişir, ruh, boğaza gelir, kişi meleği görür, bu anda yapılan tevbe makbul değildir. İşte kâfirler, burada hüsrana uğramışlardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah, surenin bu bölümünde “İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır.” buyurmuştur. Ve yine Cenab-ı Allah “Beyhude lâf söyleyenler işte burada hüsrana düşmüştür.” (Mümin Suresi, 40/78) buyurmuştur.
İnkâr eden kimse sakınsın, zaman geçmeden işin ciddiyetini idrak etsin. Çünkü o an pişmanlık anı değildir






