89

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    70 14276Nahl(16)

٨٩

وَيَوْمَ نَبْعَثُ فى كُلِّ اُمَّةٍ شَهيدًا عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِءْنَا بِكَ شَهيدًا عَلى هؤُلَاءِ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَىْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرى لِلْمُسْلِمينَ

(89) ve yevme neb’asü fi külli ümmetin şehiden aleyhim min enfüsihim ve ci’ne bike şediden ala haulai ve nezzelna aleykel kitabe tibyanel likülli şey’iv ve hüdev ve rahmetel ve büşra lil müs’limin
dirilteceğimiz gün, her ümmete kendilerinden üzerlerine bir şahit (getiririz) seni de göndereceğiz işte bunların üzerine şahit sana bu kitabı indirdik her şeyi beyan etmen (için) hidayet rahmet ve müjde olarak müslümanlara

1. ve yevme : ve o gün
2. neb’asu : göndeririz, beas ederiz, vazifeli kılarız
3. : içinde
4. kulli : bütün, hepsi
5. ummetin : ümmet
6. şehîden : bir şahit
7. aleyhim : onların üzerine
8. min enfusi-him : onların kendilerinden
9. ve ci’nâ : ve getirdik
10. bi-ke şehîden : seni şahit olarak
11. alâ : üzerine
12. hâulâi : işte onlar
13. ve nezzel-nâ : ve biz indirdik
14. aleyke : sana
15. el kitâbe : kitap
16. tibyânen : beyan eden (açıklayan)
17. li kulli şey’in : herşeyi
18. ve huden : ve hidayete erdiren
19. ve rahmeten : ve rahmet olan (rahmet nuru gönderen), rahmet olarak
20. ve buşrâ : ve müjde olarak
21. li el muslimîne : müslümanlara, müslümanlar (teslim olanlar) için


AÇIKLAMA
Allahu Teala, müşriklerin Kıyamet günkü durumlarını ve hallerini haber vererek şöyle buyuruyor:

“O gün her ümmetten bir şahid göndeririz.” Yani Ey Rasulüm! O müşriklere her ümmetten bir şahid getireceğimiz o günü -Kıyamet gününü- hatırlat. O şahid, o ümmetin peygamberi olup kendisinin Allah namına ümmetine tebliğ ettiği gerçeklere karşı onların gerek iman ve gerekse küfür ve isyan gibi verdikleri cevap ile ümmetine şahidlik edecektir. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyuruyor: “Kıyamet gününde her ümmete bir şahit getirirken seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde halleri ne olacaktır!” (Nisa, 4/41).

“Kâfirlere bundan sonra izin verilmez.” Yani kâfirlerin özür dilemelerine ve kendilerini savunmalarına müsaade edilmez. Zira onların bu konuda hücceti ve delili yoktur. Yine onlar özür dilerken yalan söyleyeceklerini de biliyorlar. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur: “O gün onlar konuşamazlar. Özür dilemeleri için kendilerine izinde verilmez.” (Mürselât, 77/35-36).

(Sümme) “Bundan sonra, artık, ayrıca” manasında olup kâfirlerin konuşmalarına ve özür dilemelerine müsaade edilmemesinin onlara peygamberlerinin kendi aleyhlerinde şahitlik yapmalarından daha ağır geleceğine delildir.

“Onlardan pişmanlık talep etmeleri de istenmez.” Zira Allah’ın gazabı ve kızgınlığının olduğu yerde pişmanlığın faydası olmaz. Çünkü kişi hasmına sitem ettiği ve hasmının kesin olarak düzeleceğini bildiği zaman hasmından pişmanlık talep etmesini ister.

“Zalimler azabı gördükleri zaman…” Yani Allah’a şirk koşanlar ve peygamberlerin peygamberliğini inkâr edenler azabı gördükleri zaman artık onlar dan hiçbir kimse bu azaptan kurtulamaz. Bu azabın şiddeti bir an bile hafifletilmez, onların cezalarına mühlet verilmez, cezaları ertelenmez. Bilâkis onların hesapları görülmeden mahşer yerinden derhal alınırlar. Çünkü artık tevbe ve Allah’a yöneliş vakti geçmiş, amellere karşılık verilmesi vakti gelmiştir.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: “Bu ateş onlara uzak bir yerden gözükünce onlar bunun öfkesini ve uğultusunu duyarlar. Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları zaman orada ölüp yok olmayı isterler. Onlara: Bugün bir defa helak olmayı istemeyin, birçok defa helak olmayı isteyin.” denilir.” (Furkan, 25/12-14).

Yine bir başka ayet-i kerimede: “Günahkârlar ateşi görürler ve oraya düşeceklerini anlarlar. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.” (Kehf, 18/53) buyurulmaktadır.

Bundan sonra Cenab-ı Hak, müşriklerin sahte tanrılarının kendilerine en muhtaç oldukları bir anda müşriklerden berî-uzak olduklarını bildireceklerini haber vermektedir. Bu acı sonuç müşriklere yapılan tehdidin devamıdır:

Allah’a ortak koşanları, kıyamet günü ortakları olan dünyada iken Allah’ı bırakıp da taptıkları putları görünce şirk koşmalarının mes’uliyetini onlara atarak “Ey Rabbimiz.’.İşte bunlar seni bırakıp da taptığımız ve yalvardığımız ortaklarımızdır,” diyecekler, bununla da günahlarını ve hatalarını bu ortakların üzerine havale etme maksadını güdeceklerdir. Suda boğulmak üzere olanın elini değdiği her şeye tutunmak istemesi gibi sorumluluğunu yerine getirmeyen kimsenin tavrı daima budur.

Ortaklar da şöyle cevap verecekler, yalancı tanrılar müşriklere şöyle diye ceklerdir: ‘Yalan söylüyorsunuz. Size bize tapın diye biz emretmedik.”

Nitekim Cenab-ı Hak, bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı bırakıp da kendilerine kıyamet gününe kadar hiçbir cevap veremiyecek şeylere tapanlardan daha sapık kim vardır? Halbuki tapındıkları şeyler onların yalvarmalarından habersizdirler. Kıyamet Günü insanlar hesap vermek üzere toplandıkları zaman dünyada tapındıkları şeyler kendilerine düşman kesilir ve onların kendilerine yaptıkları ibadeti tanımazlar.” (Ahkaf, 46/5-6).

Bu konuda bir ayet de şu şekildedir: “Kâfirler kendilerine destek olmaları için Allah’tan başka (yalancı) tanrılar edindiler. Bilâkis tapındıkları tanrılar onların kendilerine tapındıklarını inkâr edecekler ve onların karşılarına çıkıp düşman olacaklardır.” (Meryem, 19/81-82).

“O gün (müşrikler) Allah’a teslim olurlar.” Yani putlara tapanlar da tapılan putlar da teslim olur, Allah’ın gerçek “Rab” olduğunu, eş ve ortaklardan uzak olduğunu itiraf ederler, hepsi boyun eğip Allah’a teslim olurlar. Hepsi dinler, itaat ederler.

Nitekim Cenab-ı Hak, bir ayette şöyle buyurur: “Suçluların, Rablerinin huzurunda başlarını eğerek Ey Rabbimiz!.Biz gördük, işittik…dediklerini bir görsen!.” (Secde, 32/12).

“Kâfirler bize geldikleri (huzurumuza çıktıkları) gün öyle işitecekler, öyle görecekler kil.” (Meryem, 19/38).

“Bütün yüzler ezelî ve ebedî, (Hayy) diri ve her şeyin mutlak hâkimi (Kayyûm) olan Allah’a boyun eğer.” (Ta-Hâ, 20/111) Yani teslim olur, hükmüne razı olur.

“Uydurdukları şeyler de ortadan kaybolur.” Müşriklerin, putların Allah’ın ortakları olduğu ve kendilerine yardımcı ve şefaatçi olacakları şeklinde uydurmaları silinip gidecektir. Nitekim Cenab-ı Hak müşriklerin şu sözlerini nakletmektedir: “Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir, derler.” (Yunus, 10/18) İşte o zaman putlar müşrikleri yalanlar ve onlardan berî uzak olduklarını ifade ederler.

Bu sapık kâfirlere yapılan tehditten sonra küfrüne ilâve olarak başkasını Allah’ın yolundan alıkoyan sapıklara ve başkalarını saptıranlara yapılan tehdit zikredildi.

Peygamberliği inkâr edenlere, Allah’a ortak koşanlara kendileri kâfir oldukları gibi başkalarını da küfre sevkedenlere Allah’ın yolundan, Allah’a ve Rasulüne imandan alıkoyanlara küfürler kat kat olduğu gibi Allah da cezalarını kat kat verecektir. Onlar gerçekte “küfür üzerine küfür” yoluna girmişler, dolayısıyla iki azaba müstahak olmuşlardır. Küfür azabı ve başkalarını sapıtma, ifsad etme, Allah’ın yolundan Hak ve İslâm yoluna tabi olmaktan alıkoyma azabı. Tıpkı şu ayette buyurulduğu gibi: “Onlar insanları (Kur’an’a) iman etmekten alıkoyarlar. Ve kendileri de ondan uzaklaşırlar.” (En’am, 6/26) Yani hem insanları Hz. Muhammed (s.a.)’e tabi olmaktan alıkoyarlar hem de kendileri bundan uzaklaşırlar.

“Bozgunculuk yapmaları sebebiyle…” Bu şekilde azabın artırılması ifsad etme ve Allah’ın yolundan alıkoyma sebebiyledir. Bu ifade başkasını küfre ve dalâlete davet eden kişinin azabının büyü olacağına delildir. Aynı şekilde hak dine ve yakînî imana davet edenin de Allah Teala nezdindeki derecesi büyük olur.

Ayet, müminlerin cennetteki makamlarında ve derecelerinde farklı farklı oldukları gibi, kâfirlerin de azaplarında farklı farklı olacaklarına delildir. Nite kim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah der ki: Herkesin azabı kat kattır. Fakat siz bilemezsiniz.” (A’raf, 7/38).

Bundan sonra Cenab-ı Hak özellikle Hz. Muhammed (s.a.)’in ümmetine şahid olacağını zikretti. Bu isyanı engelleyen tehdidin yeni bir çeşididir. Allahu Tealâ, Rasulüne hitaben: “O gün her ümmetin içinden kendileri hakkında bir şahid göndeririz. Seni de bunların (ümmetinin) üzerine şahid getiririz…” dedi.

Yani Ey Rasulüm! Her ümmete (her cemaate her asra) peygamberini şahid olarak getireceğimiz o günü hatırla. Peygamberi hüccet ve mazeret beyanını ortadan kaldırmak için onlara şahitlikte bulunur. Seni de onların -yani ümmetinin- üzerine senin risâletine verdikleri cevaplara şahid olarak getiririz. Böylece senin yüce şerefin ve ulu makamın ortaya çıkar.

Bu ayet, Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’ın Rasulullah (s.a.)’a Nisa Sûresi’nin başından itibaren okuyup vardığı şu meşhur ayete benzemektedir. Abdullah b. Mes’ud (r.a.) okurken: “(Kıyamet gününde her ümmete bir şahit getirirken seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde halleri ne olacaktır?” (Nisa, 4/41) mealindeki ayete vardığında Rasulullah (s.a.) ona: “Yeter!” demişti. İbni Mes’ud (r.a.) diyor ki: Dönüp baktım ki gözleri yaşla dolmuştu.

Daha sonra Cenab-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.) in ümmetine şahid olacağını beyan etme münasebetiyle mükellef oldukları şeyde ileri sürebilecekleri sebepleri ortadan kaldırdığını, onlar için hiçbir hüccet veya mazeret bırakmadığını açıklamıştır. Şöyle buyurmuştur.

“Ey Rasulüm! Biz sana bu Kur’an’ı insanların hayatlarında muhtaç olduk ları her çeşit dini ilimleri beyan etmek üzere, yolunu kaybedenlere hidayet rehberi, kendisini tasdik edenlere rahmet kaynağı, yüzünü Allah’a teslim edenlere ve O’na itaat edip yönelenlere ebedî cennetler ve büyük sevap müjdesi olarak indirdik.”

Kur’an’ın, şeriatın ahkâmını, helâlini-harammı beyan etmesi ya lafzı ve manası ile doğrudan Vahiy Vahy-i metlüvv yahut sadece manası ile Vahiy (Vahy-i gayri metlüvv) yani Sünnet ile olmaktadır. Böylece Kur’an’ın mücmel ifadeleri beyan edilmektedir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “… İnsanlara indirilen hükümleri kendilerine açıklaman için sana bu zikri (Kur ani) indirdik.” (Nahl, 16/44).

Efendimiz (s.a.) Ebu Davud ve Tirmizî’nin Mikdam b. Ma’di-Yekrib’den rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Bana Kur’an ve bir de O’nun misli verildi.”

Bundan sonra da Şer’î Nasslar çerçevesinde, ahkâmın ana prensipleri ışığında, şeriatın ruhu ve genel amaçları ve hedefleri planında “İçtihadın rolü gündeme gelmektedir. İctihad; icma, kıyas, ıstıslah, istihsan, örf, sedd-i zerîa, istıshab v.b. nassa dayanmayan diğer teşri (hüküm koyma) kaynaklarını da içine almaktadır.