١٠
اِنَّ الَّذينَ يَاْكُلُونَ اَمْوَالَ الْيَتَامى ظُلْمًا اِنَّمَا يَاْكُلُونَ فى بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعيرًا
(10) innellezine ye’külune emvalel yetama zulmen innema ye’külune fi bütunihim nara ve seyaslevne seiyra
şüphesiz yiyenler yetimlerin mallarını zulüm ile yedikleri ancak karınlarında ateştir çılgın ateşe girecekler
| 1. | inne | : muhakkak |
| 2. | ellezîne | : onlar |
| 3. | ye’kulûne | : yerler |
| 4. | emvâle | : mallar |
| 5. | el yetâmâ | : yetimler |
| 6. | zulmen | : zulüm ile, haksızlıkla |
| 7. | innemâ | : sadece |
| 8. | ye’kulûne | : yerler |
| 9. | fî | : içine, …’e |
| 10. | butûni-him | : onların karınları, karınlarına |
| 11. | nâran | : ateş |
| 12. | ve se- yaslevne | : ve yakında yaslanacaklar, atılacaklar |
| 13. | seîran | : alevli ateş |
إِنَّ muhakkak kiالَّذِينَ يَأْكُلُونَ yiyenlerأَمْوَالَ mallarınıالْيَتَامَى yetimlerinظُلْمًا haksızlıklaإِنَّمَا ancakيَأْكُلُونَ yemiş olurlarفِي بُطُونِهِمْ karınlarındaنَارًا ateşوَسَيَصْلَوْنَ ve yakında gireceklerdirسَعِيرًا alevli bir ateşe
SEBEB-İ NÜZUL
Mukatil ibn Hayyân der ki: Gatafan’dan Mersed ibn Zeyd adında bir adam hakkında nazil oldu. Kardeşinin oğlu olan küçük bir yetimin malının velîsi idi de onu yedi ve Allah Tealâ onun hakkında bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Bazı müfessirler de bir yetimin velisi olan ve yetiminin maiını yiyen Hanzala ibnu’ş-Şemerdel hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.
İbn Zeyd’den rivayette de kadınlara ve küçük çocuklara mirastan hiçbir pay vermeyen kâfirler hakkında nazil olduğu kaydedilmiştir.
AÇIKLAMA
Anne baba ile akrabaların geriye bıraktıklarından yetimlere ait bir mal var ise, bu malda yetimler eşittirler. Erkek ve kız arasında fark yoktur. Malın çok ya da az olması arasında da bir fark yoktur. İstediği kadar az olsun, Yüce Allah’ın hükmünde hepsi birbirine eşittir. Ölene olan akrabalığı veya evlilik bağı dolayısıyla Allah’ın, her birisi için tespit etmiş olduğu farz hisse bakımından aralarında fark bulunsa bile, asıl olarak miras almak bakımından aralarında fark yoktur. Daha sonra Yüce Allah tümüne ait olan bu hakkı, “Farz kılınmış bir paydır” buyruğu ile pekiştirmektedir ki, bunun herhangi bir kimsenin eksiltme hakkı olmayan kesin ve tartışılmaz muayyen bir hak olduğu anlaşılsın.
Daha sonra Kur’an-ı Kerim ruhî bir yönü ele alıp tedavi etmektedir ki, bu da mirasın paylaştırıldığı mecliste akrabaların hazır olmasını istememe hususudur. Yüce Allah bu şekilde mirasın paylaştırılması esnasında miras bırakanların akrabalarından, yetim ve yoksullardan herhangi bir kimse hazır bulunacak olursa, az dahi olsa o maldan onlara bir şeyler vermeyi, nefislere sükûnet kazandıran kin ve düşmanlığı söküp atan ruhtaki kıskançlığı kökten kazıyan güzel sözler söylemeyi ve bir özür beyan etmeyi buyurmaktadır.
Paylaştırmadan kasıt terekenin mirasçılar arasında pay edilmesidir. Akrabalardan kasıt ise hacb olundukları yahut zevil erhamdan (yakın akrabalardan) oldukları için miras alamayan kimselerdir. Bu emre muhatap olanlar ise veli yahut da bulûğa erip malını teslim alacağı vakitteki yetimlerdir. Yüce Allah’ın, “Kendilerini o mirastan rızıklandırın” buyruğundaki zamir anne, baba ve akrabaların geriye bıraktıkları mala yahut da lafzına itibar yoluyla değil manasına itibar yoluyla paylaştırılan şey olmak üzere paylaştırmaya racidir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sonra onu kardeşinin yükünden çıkardı.” (Yusuf, 12/76). Bundan kasıt ise “maşrapayı ondan çıkardı” demektir.
Aralarında İbni Abbas ve Said b. Cübeyd’in de yer aldığı müfessirlerin çoğunluğu bu ayet-i kerimenin muhkem olduğu ve emrin zahiri ile amel ederek vücup ifade ettiği görüşündedirler. Ancak insanlar bu görüşü benimsememiş-lerdir. Nitekim evlere girme esnasında izin almayı uygulamadıkları gibi. Bununla muhatap olan ise mirasçıların büyüğü yahut küçüğün velisidir.
Hasan-ı Basrî ve Nehaî der ki: Burada emir taşınabilir aynî mallar ile ilgilidir. Arazilere gelince, onlardan bir şey vermezler. Bunlar yerine güzel söz söylemekle yetinilir.
İslâm âleminin değişik bölgelerinin fakihlerinin kanaatine göre böyle bir şeyler vermek menduptur. Mirasçıların yaşça büyüklerinin bunu yerine getirmeleri istenmiştir. Çünkü sözü geçen bu kimselerin eğer muayyen bir hakkı bulunmuş olsaydı, diğer hakları açıkladığı gibi, Yüce Allah bunu da elbette açıklardı. Onlara böyle bir hak açıklamadığına göre, bu hakkın vacip olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Diğer taraftan eğer bu vacip bir hak olsaydı, bu hakka dair bir çok dava söz konusu olurdu. Çünkü fakir ve yoksulların buna olan hırsları böyle olmasını gerektirir. Durum böyle olsaydı o zaman bu tür davaların da tevatür yoluyla bize nakledilmesi gerekirdi. Böyle olmadığına göre, onlara bir şeyler vermenin vacip olmadığını da öğrenmiş bulunuyoruz.
Said b. el-Müseyyeb, Dahhâk ve Atâ’nın ondan yaptığı rivayete göre İbni Abbas derler ki: Ayet-i kerime “Allah size evlâtlarınız hakkında tavsiye eder…” (Nisa, 4711) diye başlayan miras ayeti ile neshedilmiştir.
Ayet-i kerimelerde bir diğer ruhî hastalığın tedavi edildiğini görüyoruz. Söz konusu bu hastalık yetime karşı tecavüzkâr olmak ve ona karşı katı davranmaktır. Yüce Allah yetimleri gözeten veli ve vasilere yetimlere güzel söz söylemelerini, onlarla kendi çocuklarıyla konuştukları gibi güzel bir şekilde konuşmalarını ve onlara, “yavrum, çocuğum” ve buna benzer sözlerle seslenmelerini emretmektedir. Ta ki kendileri de öldükten sonra çocuklarını -aradan fazla bir zaman geçmeden- terk etmiş olabileceklerini, onların ihmal edilip zayi olacaklarından korkmalarının uzak olmadığını hatırlasınlar. Elleri altında bulunan yetimler hususunda Allah’tan korkarak vefatlarından sonra güçsüz ve zayıf evlâtlarına nasıl davranılmasmı istiyor iseler, elleri altındaki yetimlere de böylece davransınlar.
Ayet-i kerimeden maksat ise, velileri yetimlerin mallarını korumaya, onlara güzel söz söylemeye teşvik etmektir. Bu ise kendilerinden sonraki bizzat kendilerinin ve çoluk çocuklarının hallerini hatırlatmakla yapılmaktadır. Ta ki onlar da bunu tasavvur edebilsinler ve bundan ibret alabilsinler. Bu ise öğüt ve ibret almaya götüren en güçlü ifade tarzıdır. Çünkü insan başkasına nasıl davranırsa öyle karşılık görür ve çünkü başkalarının kendisine ne şekilde davranmalarını arzu ediyor ise, diğerlerine de öylece davranması istenir.
Ayet-i kerime aynı zamanda kendisinden önceki buyruklarla da alâkalıdır. Çünkü Yüce Allah’ın, “Erkekler için bir pay… vardır.” buyruğu mirasçılara emir anlamındadır. Yani onlara haklarım veriniz, vasiler de kendilerine verileni gereği gibi korusunlar ve bizzat kendi çocukları için korktukları gibi bunlar için de korksunlar, anlamındadır.
Daha sonra Yüce Allah bundan önceki emir ve yasakları pekiştirmekte, vurgulamakta, haksız yere zulmen yetimin malını alan kimselere çetin azaba uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Bu azap cehenneme girip ateşte yakılmalarıdır. Cehennem ise aşırı derecede yakan alevli bir ateştir. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Allah bizleri ondan muhafaza buyursun.
Yemek, netice olarak karından başka bir şeye gitmemekle birlikte, karınların söz konusu edilmesinden kasıt, ya bu kimselerin sonuna kadar karınlarını ateşle dolduracaklarıdır yahut da tekit ve mübalağa içindir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler.” (Âl-i İm-ran, 3/167). Zaten söylemek ağızdan başkasıyla olmaz ki. Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: “Fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/45). Yüce Allah’ın, “Ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki… ” (En’am, 6/38) buyruğu da böyledir. Çünkü kuş ancak iki kanadıyla uçar. Bütün bunlardan maksat tekit ve mübalağadır. Aynı zamanda bu ifadelerde yetimin malını yeme zalimliğinin ne kadar çirkin olduğu anlatılmak istenmiştir.
Yemenin “zulüm” ile kayıtlandırılması yetimin malını hak ile almanın meşru olduğunu ifade etmektedir. Yapılan bir işin ücreti ve karz gibi. Bu ise bir zulüm sayılmaz. Bunu alıp yiyen de zalim değildir.
“Yemek” tabiri ile bütün faydalanmalar, telef ve tüketme yolları kastedilmektedir. Ancak bu tabirin kullanılması yararlanma yollarının en önemlisi oluşundan dolayıdır.
“Bir ateş” tabiri ise müfessirlerin cumhuruna göre mecaz-ı mürseldir. Yani sebep kastedilmekle birlikte müsebbebin söz konusu edilmesi kabilindendir. Çünkü bu ayet-i kerimede işaret her kişiyedir. Ayetin zahirine göre hüküm, yetimin malını yiyen herkes hakkında umumidir. Bu ister mümin, ister kâfir olsun fark etmez. Ayet-i kerimenin müşrikler hakkında nazil olduğu söylenecek olsa bile, sebebin özelliği hükmü tahsis etmez. Nazarı itibara alınan ise sebebin hususiliği değil, lafzın genelliğidir.
Ayrıca bazı haberlerde varit olduğuna göre bu ayet-i kerime nazil olunca herkes yetimlerle birlikte bulunmaktan çekinmeye koyuldu. Öyle ki bu bizzat yetimlerin kendilerine ağır geldi. Bunun üzerine Yüce Allah, “Şayet onlarla bir arada yaşarsanız (onlar) sizin kardeşlerinizdir.” (Bakara, 2/220) buyruğunu indirdi.






