٥
اِلَّا الَّذينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَحيمٌ
(5) illellezine tabu mim ba’di zalike ve aslehu fe innellahe ğafurur rahiym
ancak bu iftiradan sonra tövbe edip hallerini düzeltenler hariç çünkü Allah bağışlayan, merhamet sahibidir
| 1. | illâ ellezîne | : o kimseler hariç |
| 2. | tâbû | : tövbe ettiler |
| 3. | min ba’di zâlike | : bundan sonra |
| 4. | ve aslehû | : ve ıslâh oldular |
| 5. | fe | : o zaman, o taktirde |
| 6. | innallâhe | : muhakkak ki Allah |
| 7. | gafûrun | : mağfiret eden |
| 8. | rahîmun | : |
AÇIKLAMA
Bu ayet muhsan -yani hür, akıl baliğ ve iffetli- olan kadına yapılan zina iftirasının hükmünü beyan etmektedir. Bu iftirada bulunan kişiye 80 değnek vurulur. İffetli adama iftirada bulunan kimseye de ittifakla aynı ceza verilir. Tıpkı domuzun yağının haram olması, domuzun haram olması hükmüne dahil olduğu gibi, erkeğe zina iftirasında bulunmak da bu ayetin hükmüne girmektedir. Ayette kadınlar zikredilmiştir. Zira onlara fuhuş iftirasında bulunulması daha kötüdür. Onlarla zina yapılmış olması daha çirkindir. Hırsızlık konusunda ise erkek daha cür’etli ve daha muktedirdir. Bundan dolayı hırsızlık cezasını bildiren ayette hırsız erkekler hırsız kadınlardan önce zikredilmiştir.
“Muhsanât” ifadesiyle kadın olsun erkek olsun iffetli bir kimseye iftira edilmesinin “kazif haddi” ni vacip kıldığına işaret edilmektedir. Fücûruyla (kötü yolda olmasıyla) tanınan bir kimseye iftira edene had cezası uygulanmaz. Zira fasıkın hiçbir değeri ve şerefi yoktur.
Ayetin manası şudur: İffetli, hür, müslüman hanımlara zina iftira ederek kötü söz söyleyip de bu suçlamayı o kadınları zina işlerken gören dört şahitle ispat edemeyenlere yani yaptıkları iftiranın doğruluğuna delîl getiremeyenlere ait üç hüküm vardır:
a) Zina iftirasında bulunan kimseye yüz değnek vurulması.
b) Şahitliğinin ebediyyen reddedilmesi, hayatı müddetince hiçbir işte şahitliğinin kabul edilmemesi.
c) Fasık olması, ne Allah katında ne de insanların nezdinde adil olarak kabul edilmemesi. İsterse bu kişi zina iftirasında yalancı isterse doğru sözlü olsun. Fısk, Allah Tealâ’ya itaatin dışına çıkma demektir.
Bu, aşırı kötülemeye ve mümin kadınların mahremiyet perdesini yırtmaya sebep olması sebebiyle zina iftirasında bulunmanın büyük günahlardan biri olduğuna delildir. Fakat ayetin açıkça belirttiği ve iftiracının üzerine düşen şart dört şahit getirmekten aciz olmasıdır. Şeriatın kaideleri bu kişinin mükellef (yani hür akil baliğ) olmasını, bu fiilin haram olduğunu gerçekten bilmesini yahut yeni müslüman olup şeriatın hükümlerini bilebilecek kadar bir müddet geçiren kimse gibi hükmen bilmesini gerekli kılmaktadır.
Ayetin açık ifadesiyle kendisine zina iftira edilen kişinin şartı muhsan -yani mükellef (akil baliğ) hür, müslüman ve zina etmeyen, iffetli bir kişi- olmasıdır. Dolayısıyla kazif olayındaki “muhsan” kişinin şu altı şartı taşıması gerekir:
a) Bulûğ (ergenlik çağına ermiş olmak),
b) Akıllı olmak. Bu iki şart zinadan uzak olmanın gerekli esaslarındandır.
c) Hür olmak. Çünkü bu “muhsan” ifadesinin ihtiva ettiği manalardan biridir.
ç) İslâm (müslüman olmak). Zira Peygamberimiz (s.a.) daha önce zikri geçen hadis-i şeriflerinde: “Kim Allah’a şirk koşarsa muhsan değildir.” buyurdu.
d) Zinadan uzak kalıp iffetli olmak.
Buna göre deli, çocuk, köle, kâfir ve zinakâr kimseler “muhsan” olarak kabul edilmezler. Dolayısıyla bunlara zina iftira edenlere had cezası uygulanmaz, incak eziyette bulunma sebebiyle ta’zir cezası uygulanır.
Dikkat edilirse ayetin zahiri müslüman olsun, kâfir olsun, hür olsun bunlar iffetli kadınları içine almaktadır. Ancak fıkıh âlimleri kazif olayındaki muhsan”ın şartlarının beş tane olduğu görüşündedirler:
a) İslâm, b) Akıl, c) Bulûğ d) Hür olmak e) Zinadan uzak, iffet sahibi olmak.
Daha önce geçen hadisin delaletiyle müslüman olmayı dikkate aldık. İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, İbni Mace ve Hakim’in Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet ettiği Peygamberimiz’in (s.a.): “Kalem şu üç kişiden kaldırılmıştır: Çocuk, deli…” hadis-i şerifinin delaletiyle akıllı ve buluğa ermiş olmayı itibara aldık. Hür olmayı şart kabul ettik. Çünkü kölenin derecesi eksiktir. Dolayısıyla köle zina ile ayıplanmayı çok büyük bir kusur olarak saymaz. Zinadan uzak kalıp iffetli olmayı dikkate aldık. Çünkü zina iftirasında bulunan kimseyi yalanlamak için had cezası meşrudur. Zina isnat edilen kişi gerçekten zinakâr ise, bu isnatta bulunan kişi bu sözünde sadık ise bu isnadı yapan kimseye had cezası uygulanmaz. Aynı şekilde zina isnat edilen kişi bir kadınla nikâh şüphesiyle veya fasit bir nikâh sebebiyle münasebette bulunmazsa yine had cezası uygulanmaz. Çünkü burada, zinada şüphe vardır.
Köle veya kâfir zinadan uzak iffetli bir kimse ise bir yönden “muhsan” olup diğer yönden muhsan sayılmaz. Bu ise onun muhsan oluşunda bir şüphe sayılır. Dolayısıyla buna zina isnat eden kimseye verilecek had cezasının düşürülmesi gerekir.
Evliliğin de “muhsan” kişinin sıfatları arasında sayılması gerekir. Ancak alimler burada evliliğin dikkate alınmaması yani zina isnadında bulunulan kişinin evli erkek ya da evli kadın olması konusunun itibara alınmaması üzerinde hakkındaki gelecek ayetlerin delaletiyle görüş birliğine varmışlardır. Bu sebeble ayeti (Nur, 24/6) kazif ayetini (Nur, 24/4) tahsis etmektedir.
“Sonra da dört şahit getiremeyenler…” ayetinin zahiri cezayı gerektiren kazfin gerçekleşmesi için zina iftirasında bulunan kişinin zina isnat edilen kimseyi zina ettiği halde gördüklerine tanık olan dört şahit getirmekten aciz olmasının şart olduğuna delâlet etmektedir. “Erba’ati” kelimesinin “tâ”sı zahirinde şahitlerin erkek olmalarının dikkate alındığını ifade eder. Bu durum hadlerde kadınların şahitliğinin ittifakla muteber olmadığını te’kit etmektedir.
Ayetler bu dört erkek şahide şahitliğe ehil olmaktan başka ek şart koşmamaktadır. Fakat alimler şahidin adil olmasının şart koşulmasında ihtilâf etmişlerdir:
Şafiî, şahidin adaletli olması şarttır derken, Hanefîler, şahidin adaletli olması şart değildir demişlerdir. Dört fasık şahitlikte bulundukları zaman Şafiîlere göre iftiracı sayılır, iftira eden gibi had cezasına tabi tutulur, Hanefîlerce had cezası uygulanmaz, iftira edenden had cezası düşer. İftira edenden de aynı şekilde zina isnat edilen kimseden de had cezası düşer.
Ayetin umumî ifadesinin zahirine uyularak zina iftirasına uğrayan kadının kocasının dört şahitten biri olması yeterlidir. Hanefîler bu zahirî manayı almışlardır. İmam Malik ve Şafiî ise şöyle demişlerdir: Kocanın şahitlerden biri olması muteber değildir. Kocaya lanette bulunur, diğer üç şahide had cezası vurulur. Çünkü zina ettiğine şahitlikte bulunmak kaziftir, bu durumda, istenen şahitlik nisabı tamamlanmamış demektir.
Ayetin zahirdeki mutlak manasına göre şahitlerin ayrı ayrı veya toplu halde gelmeleri sahihtir. Malikîler ve Şafîîler bunu almışlardır. Bu durum diğer hükümlerdeki şahitlik gibidir.
İmam Ebu Hanife diyor ki: Bu dört şahidin ayrı ayrı değil, sadece bir arada yaptıkları şahitlik kabul edilir. Ayrı ayrı şahitlik yaparlarsa şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü bir kişi şahitlik yaptığı zaman (kazif) iftiracı olmuş ve dört şahit getirmemiş olur. Dolayısıyla üzerine had cezası vacip olmaz, şahitliğe de ehil olmaz. Bu görüş İmam Malik’ten de nakledilmiştir.
Yine ayetin zahirinden anlaşıldığına göre zina iftirasında bulunan sadece iki veya üç şahit getirmişse kendisine celde vurulur. Aynı şekilde bu şahitler de nisabı tamamlamazlarsa kendilerine celde vurulur. Hz. Ömer’in fiili buna delildir. Hz. Ömer Mugire b. Şu’benin zina ettiğine şahitlikte bulunan Şibl b. Ma’bed, Ebu Bekre (Nüfey’ b. Haris) ve kardeşine celde cezası uygulamış, dördüncüleri olan Ziyad zinanın gerçekten meydana geldiğini kesin bir ifade ile bildirmemişti.
“Onlara seksen değnek vurun.” ayetindeki hitap veliyyül-emr olan idarecileredir. Bu umumi ifadenin zahiri hür ve köleyi de içine alır. Hür ve kölenin had cezası seksen değnektir. İbni Mes’ud, Evzaî ve Şia bu görüşü kabul etmişlerdir. Diğer fıkıh alimlerine göre kazifte kölenin had cezası yarı ceza olup 40 celdedir. Bu zahir mana yöneticinin zina iftirasına uğrayanın talebi olmasa da haddi ikame etmesine delâlet etmektedir. İbni Ebî Leylâ da bu görüştedir. Cumhur diyor ki: Zina isnat edilen kimsenin talebi olmadıkça had cezası uygulanmaz. İmam Malik diyor ki: Devlet reisi onun zina iftirasında bulunduğunu işittiği zaman bu iftiraya uğrayan talep etmese bile devlet reisinin adil şahitleri varsa had cezası uygular.
Kısaca: Dört mezhebe göre devlet reisi kazif haddi cezasını ancak bu iftiraya uğrayan kimsenin talebi üzerine uygular.
Kazif haddinin uygulanmasında, ırzın korunması hususundaki Allah Tealâ’nın hakkı mahremiyeti çiğnenen kul hakkı gözetilmektedir. Fakat fıkıh alimleri bu hadde ağır basan hususun ne olduğunda ihtilâf etmişlerdir:
Şafiîler demişlerdir ki: Allah’ın müstağni oluşuna ve kulun muhtaç oluşuna itibar edilerek kul hakkı daha ağır gelir.
Hanefiler ise Allah Tealâ’nın hakkının daha ağır basacağı görüşüne varmışlardır. Çünkü bu haddin yerine getirilmesi kulun menfaatini de temin etmiş olmaktadır.
Bu görüş ayrılığının neticesi şu örneklerde ortaya çıkar:
a) Zina iftirasına uğrayan kimse had cezasının yerine getirilmesinden önce ölürse Hanefilere göre Allah’ın hakkı ağır bastığı için had cezası sakıt olur.
Şafiîler diyor ki: İftira edilenin ölümü sebebiyle had sakıt olmaz. Bilakis kul hakkı ağır geldiği için mirasçılarının bunu talep etme hakları vardır.
b) Bir kişi bir topluluğa bir kelime ile veya birkaç kelime ile zina iftirasında bulunsa Hanefiler haddin birbirine girdiği görüşüne varmışlardır. Allah’ın hakkı daha galip geldiği için hepsine sadece bir had yeterlidir. Birkaç defa zina eden, yahut birkaç defa hırsızlık yapan veya birkaç defa içki içen de aynı hükme tabidir.
c) Zina iftirasına uğrayan had cezasını affederse kul hakkı galip sayıldığı için Şafiîlere göre had cezası sakıt olur. Hanefilere göre haddin uygulanması talep edildikten sonra had cezası düşmez.
Zina iftirasında bulunan kimsenin şahitliği Şafiînin görüşüne göre celde edilmeden önce bile reddedilir. İmam Ebu Hanife ve Malik’e göre onun şahitliği celde edildikten sonra reddedilir. Çünkü ayetteki “vav” atıf harfi tertibi gerekli kılmasa da murad edilen mana tertiptir.
Zira Peygamberimiz (s.a.) Deylemî’nin ve İbni Ebî Şeybe’nin İbni Ömer’den (r.a.) merfu olarak naklettikleri hadiste “Müslümanlar birbirleri hakkında adalet sahibidirler. Ancak kazif (zina iftirası) sebebiyle had cezasına tabi tutulan kişi müstesna,” buyurmaktadır. Bu hadisi Darakutnî Hz. Ömer’in (r.a.) Ebu Musa el-Eş’arî’ye yazdığı meşhur mektubundan rivayet etmiştir.
Zina iftirasında bulunan kimsenin şahitliğinin reddedilmesi genel bir hüküm olup kaziften önce de sonra da olmasını ihtiva etmektedir. Bu hüküm kâfir olup da sonra müslüman olan ve zina iftirasında bulunan kimsenin şahitliğini de içine almaktadır. Ancak Hanefîler kazif sebebiyle had cezasına tabi olan kâfiri, sonra müslüman olursa bundan istisna etmişlerdir. Zira onun müslümanlıktan sonra şahitliği İslâm sebebiyle yeni bir adalet sebebiyle makbuldür.
Zina iftirasında bulunan kimsenin şahitliğinin reddedilmesi Allah’ın kazfe karşılık verdiği iki cezayı belirten ayetin zahiriyle amel edilerek Hanefîlerin görüşüne göre had cezasını tamamlayan bir hükümdür. Zahir olan husus bu iki noktanın birlikte kazif haddini oluşturmasıdır.
İmam Malik ve Şafiî demişlerdir ki: Had cezası sadece 80 değnektir. Şahitliğin reddedilmesi had üzerine verilen ilâve bir cezadır. Çünkü had bedenî bir cezadır, şahitliğin reddedilmesi ise manevî bir cezadır. Ayrıca Peygamberimiz’in (s.a.) Hilâl b. Ümeyye’ye (r.a.) söylediği -Buharî, Ebu Davud ve Tirmi-zî’nin İbni Abbas’tan rivayet ettikleri- “Ya beyyine ya da sırtına vurulacak had cezasıdır.” şeklindeki hadis-i şerifi celdenin had cezasının tamamı olduğuna delâlet etmektedir.
Hanefîlerin görüşüne göre devlet reisi zina iftirasına uğrayan kişinin talebi olmadan bu iftirayı yapan kimsenin şahitliğini reddedemez.
Cenab-ı Hak bundan sonra tevbe durumunu reddederek şöyle buyurdu:
“Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesna. Çünkü Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir.” Yani sadece bu sözlerinden dönen, yaptıklarına pişman olan, durumlarını ve davranışlarını düzelten ve muhsan (namuslu, hür) kimselere tekrar zina iftirasında bulunmayan kimseler bundan müstesnadır.
İbni Abbas diyor ki: Yani tevbeyi izhar eden kimseler demektir. Çünkü Allah çok mağfiret eden, günahlarını örten, onlara merhamet edendir. Allah onların tevbelerini kabul eder.
Şafiî diyor ki: Zina iftirasında bulunan kimsenin tevbesi kendisini yalanlamasıdır. Mana Şafiî’nin ashabından İstahrî’nin tefsir ettiği gibi şöyledir: Zina iftirasında bulunan kimse: “Söylediğim hususta yalan söyledim. Bunun gibi bir davranışa tekrar dönmeyeceğim” diyecektir. Şafiî’nin ashabından Ebu İshak el-Mervezî Şafiî’nin bu sözünü şöyle tefsir etti: “Yalan söyledim.” demez. Çünkü doğru sözlü olabilir. Buna göre “yalan söyledim” demesi yalan olur. Yalan ise masiyettir. Masiyet işlemek bir başka masiyetten tevbe olmaz. Bilâkis şöyle der: “Kazif batıldır, dediğimden pişman oldum ve döndüm. Bir daha tekrar bunu işlemiyeceğim.” Ebul-Hasen el-Lahmî ise tevbenin ancak kazifte yalanlamak suretiyle olacağını tercih etmiştir.
Alimlerden biri ise şöyle demiştir: Zina iftirasında bulunan kimsenin tevbesi diğer tevbeler gibidir. Bu tevbe de onunla Rabbi arasında olur. Bunun muhtevası söylediğine pişman olmak ve bir daha dönmemeye azmetmektir.
Alimler bu istisna hakkında ihtilâf etmişlerdir: Bu istisna sadece son cümleye raci olup tevbe yalnız fasıklığı mı kaldırır? Böylece bu kimse tevbe edip ıslah olsa da daima şahitliği reddedilen bir kişi mi olur? Yoksa bu istisna ikinci ve üçüncü cümleye ya da hepsine mi raci olur?
Dikkat edilirse daha önce belirttiğimiz gibi bu ayet üç hükmü birbirlerine vav harfiyle atfedilen üç cümle halinde zikredip istisna ile sona ermiştir. Alimler bu istisnanın burada birinci cümleye raci olmadığını dolayısıyla kul hakkı -yani iftiraya uğrayan kişinin hakkı- için zina iftirasında bulunan kimsenin tevbesi sebebiyle haddin sakıt olmayacağı konusunda ittifak etmişlerdir.
İhtilâf, istisnanın ikinci ve üçüncü cümleye -yani şahitliğin reddedilmesi ve fasıklık noktasına- raci olmasında toplanmıştır.
Hanefi’ler diyor ki: İstisna sadece son cümleye raci olup fasıklık tevbe ile ortadan kalkar ve zina iftirasında bulunan kimsenin şahitliği ebediyyen reddedilir. Çünkü “İşte bunlar fasıkların ta kendileridir.” ayeti ihbar sigasıyla başlayan, daha önceki cümle ile irtibatı olmayan bir cümle olup faydasız yere müminin namusunu çiğnemek suretiyle fasıklık sıfatının sabit olduğunu ve buna sebep olma vehmini ortadan kaldırmak için getirilmiştir. Son cümle yeni bir cümle olunca istisna da sadece o cümleye yöneltilmiş olmaktadır.
Cumhur (Malikîler, Şafiîler ve Hanbelîler) diyor ki: İstisna ikinci ve üçüncü cümleye racidir. “Onların şahitliğini ebediyyen kabul etmeyin” cümlesi yeni bir cümle olup öncesi ile irtibatı yoktur. Çünkü bu durum had cezasını tamamlayan bir husus değildir. “İşte bunlar fasıkların ta kendileridir.” cümlesi şahitliğin reddedilmesinin illetini beyan etmektedir. İllet olan fasıklık tevbe sebebiyle kaldırılınca illete bağlı olan (ma’lul) şahitliğin reddedilmesi durumu da ortadan kalkar. Bu cümle sebep bildiren bir cümledir, başlıbaşına bir cümle değildir. Yani fasıkhkları sebebiyle şahitliklerini kabul etmeyin. Fasıklık ortadan kalkınca onların şahitlikleri niçin kabul edilmesin?
İstisnanın sadece son cümleye yahut bütün cümlelere raci olduğuna delil veya karine olduğu zaman iki gurup arasında bu ihtilâf çıkmaz. Bunu şu iki örnekte görmekteyiz:
Birincisi, hatayla öldürmenin diyeti hakkındaki Cenab-ı Hakkın şu ayetidir: “Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse mümin bir köleyi azat etmesi ve (ölünün) ailesine (mirasçılarına) teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır. Ancak onların (bu diyeti) sadaka olarak bağışlamaları bundan müstesnadır.” (Nisa, 4/92). Bu ayette istisnanın köle azat etmeye değil de diyete raci olduğuna delâlet eden bir karine vardır. Zira köle azat etmek Allah Tealâ’nm hakkıdır. Velinin sadaka olarak bağışlaması Allah Tealâ’nm hakkını düşürmez.
İkincisi: Cenab-ı Hakk’m Allah’a ve Rasülüne savaş açan yol kesiciler hakkındaki ayetteki: “Ancak siz kendilerini ele geçirmeden önce tevbe eden (muhariplerle yol kesen) kimseler bundan müstesnadır.” (Maide, 5/34) ifadesi gibi. Burada istisnanın önceki cümlelerin tamamına raci olduğuna dair delil vardır. Çünkü bu ayetteki “kendilerini ele geçirmeden önce” sınırlaması istisnanın son cümleye, yani ahirette ise onlara pek büyük bir azap vardır, cümlesine raci olmasını engellemektedir. Zira tevbe ele geçirilmelerinden önce de sonra da olsa uhrevî azabı düşürmektedir. Dolayısıyla bu sınırlamanın haddin sakıt olmasından başka bir faydası da yoktur. Bu istisna ittifakla bütün cümlelere racidir.






