٤٥
وَلَوْ يُؤاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاِذَا جَاءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّهَ كَانَ بِعِبَادِه بَصيرًا
(45) ve lev yüahizüllahün nase bima kesebu ma terake ala zahriha min dabbetiv ve lakiy yüahhiruhüm ila ecelim müsemma fe iza cae ecelühüm fe innellahe kane bi ibadihi besiyra
Eğer Allah azap etseydi insanları yaptıkları günahlarından (dolayı) anında bırakmazdı yeryüzünde hiçbir canlı lakin onlar geciktirilir belli bir müddete kadar nihayet ecellerinin gelme zamanını (bekler) elbette Allah kullarını görmektedir
| 1. | ve lev | : ve eğer, şâyet |
| 2. | yûâhızu | : muaheze eder, sorgular |
| 3. | allâhu | : Allah |
| 4. | en nâse | : insanlar |
| 5. | bi-mâ | : sebebiyle |
| 6. | kesebû | : kazandılar |
| 7. | mâ tereke | : terketmedi, bırakmadı |
| 8. | alâ zahri-hâ | : onun sırtında, onun üstünde |
| 9. | min dâbbetin | : bir dabbe, yürüyen bir canlı |
| 10. | ve lâkin | : ve lâkin |
| 11. | yûahhıru-hum | : onları tehir eder, erteler |
| 12. | ilâ ecelin | : bir zamana kadar |
| 13. | musemmen | : isimlendirilmiş, belirlenmiş |
| 14. | fe | : artık, fakat |
| 15. | izâ | : o zaman |
| 16. | câe | : geldi |
| 17. | ecelu-hum | : onların eceli, onların zamanının sonu |
| 18. | fe | : o zaman |
| 19. | innallâhe (inne allâhe) | : muhakkak ki Allah |
| 20. | kâne | : odu, idi |
| 21. | bi ibâdi-hi | : onun kullarını, kullarını |
| 22. | basîren | : gören |
AÇIKLAMA
Bu Kureyş ve diğer Araplar hakkında Kur’an’dan öğrendiğimiz hayret verici ve garip bir haberdir.
Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Kâfirler, kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetler içinde en doğru yolu tutacaklardan biri olacaklarına dair, en büyük yeminleriyle yemin etmişlerdi.”
Kureyşliler ve diğer Arap kabileleri kendilerine rasul gönderilmeden önce en ağır yeminlerle Allah’a yemin ettiler: Eğer bize Allah tarafından uyarıcı bir rasul gelirse, ümmetler içerisinde yahut kendilerine rasul gönderilen bütün ümmetlerden daha çok itaatkâr ve risalete bağlılık ve kabul açısından çok daha ileride olacağız, diye yemin ettiler.
Bu, aynen şu ayet-i kerime gibidir: “Biz bu Kur’anı indirdik ki siz “Kitap bizden önceki Yahudi ve Hristiyan taifelerine indirildi. Biz ise onların kitabını okumaktan habersizdik.” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk.” demeyesiniz. Şimdi ise Rabbinizden size açık bir delil, bir hidayet ve rahmet gelmiştir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve onlardan yüzçevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüzçevirenleri, yüzçevirdiklerinden dolayı yakında en kötü bir azapla cezalandıracağız.” (En’am, 6/156-157).
“Fakat kendilerine uyarıcı gelince, bu onların nefretlerini artırmaktan başka bir şey yapmadı. Nefretlerinin sebebi yeryüzünde kibirlenmeleri ve kötü tuzaklar kurmalarıydı.”
Kâfirlere, temenni ettikleri uyarıcı -yani Rasulullah (s.a.)- indirilen Kur’an-ı Kerim’le kendilerine gelince bu durum onların Allah’ın ayetlerine uymayı kabul etmeyip kibirlenerek, inkâr etmelerini artırıyor, imandan ve Hz. Peygamber (s.a.)’e icabet etmekten daha fazla uzaklaşmalarına sebep oluyordu.
Burada müşriklerin hiçbir ahdinin olmadığı, sözlerinde hiçbir doğruluk bulunmadığı, söylediklerinde hiçbir vefakârlık olmadığı beyan edilmektedir. Böylece fiillerinin günahlarına tahammül edeceklerdir:
“Halbuki kötü tuzağın zararı, ancak onu kurana dokunur.” Yani bunun vebali başkalarına değil, bizzat tuzak kuranlara döner. Bu tuzaklarının akıbeti günah ve sorumlulukla yine kendilerine ait olur. Kötülüğün kötü sonucu, kendisine kötülük yapılan kimseden önce kötülük yapana ait olur. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyuruyor: “Onlar yakında nasıl bir yıkılışla altüst edileceklerini bileceklerdir.” (Şuara, 26/227).
Cenab-ı Hak daha sonra müşrikleri benzerlerine verilen ceza ile tehdit etmek üzere şöyle buyurdu:
“Onlar öncekilere uygulanan kanundan başka bir şey mi bekliyorlar?”
Yani onlar Rasulullah (s.a.)’i yalanlamalarına ve O’nun emirlerine aykırı davranmalarına karşılık ceza olarak, hakkı yalanlayan geçmiş ümmetlere Allah’ın verdiği cezanın benzeri bir cezadan başka bir şey mi bekliyorlar?
“Sen, Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma göremezsin.” Yani bu Allah’ın Hakk’ı yalanlayan herkes hakkında değişmeyen ilâhî kanunu ve metodudur. Buna göre rahmet asla azabın yerine konulamaz. Hakkı yalanlayan bir kişiye verilen azap, bir diğerine çevrilemez. Nitekim bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah bir milletin kötülüğünü murad ettiğinde hiçbir kimse O’na karşı duramaz. O millet için Allah’tan başka bir koruyucu da bulunmaz.” (Ra’d, 13/11).
Allah Tealâ daha sonra Hakkı yalanlayan geçmiş ümmetlerin helak edildiğini belirten eski kalıntılara dikkat çekmek üzere şöyle buyurdu:
“Onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önceki kavimlerin akıbetlerinin ne olduğuna bakmazlar mı? Halbuki onlar kendilerinden daha kuvvetliydiler. ” Yani onlar Şam, Yemen ve Irak’a yaptıkları yolculuklarda çeşitli beldeleri dolaşıp peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin akıbetini, Allah’ın onları nasıl yokettiğini müşahede etmezler mi? Onların benzerleri olan kâfirlere de aynı akıbet gelecektir. O geçmiş ümmetler Kureyşlilerden daha güçlü; sayı, mal ve evlât açısından daha çok idiler. Ama bu durum onlara hiçbir fayda vermedi, Rabbinin emri gelince Allah’ın azabından hiçbir şeyi kaldırmadı. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
“Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’ı âciz bırakamaz. Şüphesiz ki Allah her şeyi gayet iyi bilir, her şeye kadirdir.” Allah göklerde ve yerde bir şeyin meydana gelmesini murad etmişse, rasulüne yalanlayan bu müşrikler O’nu asla âciz bırakamaz, O’nun önüne geçemez. O’nun azabından kurtulamazlar. Zira Allah Tealâ bütün varlıkları gayet iyi bilir. Hiçbir şey Ona gizli kalmaz. Her şeye kadirdir. Hiçbir şey O’na zor gelmez. O cezaya lâyık olanı gayet iyi bilir. Dilediği yerde ve zamanda cezaya lâyık olandan intikam alır.
Cenab-ı Hak daha sonra ilâhî ceza siyasetini beyan etmek, insanlara olan geniş ve bol nimetlerini haber vermek üzere şöyle buyurmaktadır:
“Eğer Allah, işledikleri günahla? yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı.” Yani Allah Tealâ derhal ceza verse ve insanları bütün günahlarından dolayı sorumlu tutsa idi, gökyüzü ve yeryüzünde bulunan bütün varlıkları helak ederdi, masiyetlerinin uğursuzluğu sebebiyle insanların ellerindeki hayvanları ve rızıkları yok ederdi. Ayetteki “dâbbe=canlı” kelimesinden murad İbni Mes’ud’un dediği gibi hareket eden yürüyen, sürünen ve uçan her canlı mahluktur.
“Fakat Allah onların cezalarını belirli bir zamana kadar erteler. Ecelleri gelince gereğini yapar. Şüphesiz ki Allah kullarını çok iyi görür.” Allah onların günahları sebebiyle sorgulanmalarını ve cezalarını belirli bir vakte -yani kıyamet gününe- kadar geciktirir. O zaman onları hesaba çeker ve her amel sahibine amelinin karşılığını tam olarak verir. Taat ehline sevapla, masiyet ehline de cezayla karşılık verir. Allah insanlardan sevaba lâyık olanı da, azaba lâyık olanı da gayet iyi görür. Onların durumundan hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
Bu ayetin benzeri olarak şöyle bir ayet de vardır: “Rabbin çok mağfiret edecidir. Rahmeti boldur. Eğer Allah onları işledikleri yüzünden cezalandırmak isteseydi, hemen azabını indiriverirdi. Fakat onlar için vaadedilen bir zaman vardır ki ondan kaçıp kurtulacak bir yer bulamayacaklardır.” (Kehf, 18/58).






