٣
وَهُوَ الَّذى مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ فيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ اِنَّ فى ذلِكَ لَايَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
(3) ve hüvellezi meddel erda ve ceale fiha ravasiye ve enhara ve min küllis semerati ceale fiha zevceynisneyni yuğşil leylen nehar inne fi zalike le ayatil li kavmiy yetefekkerun
yeryüzünü uzatıp yayan o’dur orada yaratan nehirler ve sabit dağlar mahsullerin hepsinden orada erkekli dişili çiftler yaratan geceyi gündüzün üzerine bürür şüphesiz bunda düşünen bir kavim için ibretler vardır
| 1. | ve huve | : ve o |
| 2. | ellezî | : ki o |
| 3. | medde | : uzattı, yaydı |
| 4. | el arda | : yeryüzü |
| 5. | ve ceale | : ve kıldı, yaptı (yarattı) |
| 6. | fî-hâ | : orada |
| 7. | revâsiye | : dağlar |
| 8. | ve enhâren | : ve nehirler |
| 9. | ve min kulli | : ve hepsinden |
| 10. | es semerâti | : ürünler, meyveler |
| 11. | ceale | : kıldı (yarattı) |
| 12. | fî-hâ | : orada |
| 13. | zevceynisneyni (zevceyni) (isneyni) |
: ikili (zıt cinsten eşler) bir çift : (zıt cinsli bir çift (dişi+erkek)) : (iki, ikili) |
| 14. | yugşi | : örter |
| 15. | el leyl | : gece |
| 16. | en nehâre | : gündüz |
| 17. | inne | : muhakkak |
| 18. | fî zâlike | : bunda vardır |
| 19. | le âyâtin | : elbette âyetler |
| 20. | li kavmin | : bir kavim için |
| 21. | yetefekkerûne | : tefekkür ederler |
SEBEB-İ NÜZUL
İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre ise Erbed ibn Kays ile Amir ibnu’t-Tufeyl hakkında nazil olmuştur.
Taberânî’nin kendi isnadıyla Atâ ibn Yesâr’dan onun da İbn Abbâs’tan rivayetinde o şöyle anlatıyor: Erbed ibn Kays ve Amir ibnu’t-Tufeyl Medine’ye Rasûlullah (sa)’a gelmişler ve o, otururken yanına varıp önüne oturmuşlar. Amir ibnu’t-Tufeyl:” Ey Muhammed, eğer ben müslüman olursam bana ne vereceksin?” demiş. Allah’ın Rasûlü (sa): “Müslümanların lehine olan senin de lehine, onların aleyhine olan senin de aleyhine olacak.” buyurmuşlar. Amir ibnu’t-Tufeyl: “Eğer müslüman olursam senden sonra emri (hükümranlığı) bana verir misin?” diye sormuş; Efendimiz (sa): “Bu, ne sana, ne kavminedir. Fakat atların dizginleri senindir.” buyurmuş. O: “Şimdi zaten Necd atlarının dizginleri benim elimdedir. Çöller benim, kasabalar senin olsun.” demiş. Rasûlullah (sa): “Hayır.” buyurmuşlar. Erbed ve Amir, Hz. Peygamber (sa)’in yanından ayrılırlarken Amir: “Allah’a yemin olsun ki burayı sana karşı atlılar ve insanlarla dolduracağım!” demiş. Hz. Peygamber (sa) de: “Allah sana engel olacaktır.” buyurmuşlar ve ikisi çıkıp gitmişler. Ama yolda Hz. Peygamber (sa)’i öldürmek için bir plan kurmuşlar. Amir: “Ey Erbed, ben, Muhammed’i söze tutayım, sen de arkasından yaklaşıp kılıcınla işini bitir. Sen Muhammed’i öldürünce insanlar diyete razı olmaktan başka bir şey yapamıyacaklar, savaştan kaçınacaklardır. Diyetini veririz olur biter.” demiş, Erbed de bu teklifi kabul etmiş ve plânlarını uygulamak üzere geri dönmüşler, Hz. Peygamber (sa)’in yanına gelmişler. Amir: “Ey Muhammed, benimle beraber kalk, seninle konuşayım.” demiş. Rasûlullah (sa) onunla birlikte kalkmış ve ikisi bir duvarın dibine oturmuşlar. Rasûlullah (sa), Amir ile konuşmak üzere onunla otururken Erbed kılıcını yarısına kadar sıyırmış. Ancak o kılıcını sıyırmaya kalkınca o anda eli kılıcının kabzası üzerinde kuruyup kalmış ve kılıcını tam çekip Hz. Peygamber (sa)’e vuramamış. Böylece Amir, Rasûlullah (sa)’ı sözle oyalarken Erbed vurmakta gecikmiş ve Rasûlullah (sa) arkasına dönüp de Erbed’i ve ne yaptığını görerek onlardan ayrılmış
Amir ve Erbed, Rasûlullah kendilerinden ayrıldıktan sonra Medine yakınlarında Harratu Vâkım denilen bir tepeye gelmişler ve oraya inip orada konaklamışlar. Sa’d ibn Muâz ve orada bir kalesi (sığınağı) olan Üseyd ibn Hudayr o ikisinin yanına varmışlar ve: “Ey Allah’ın düşmanları, Allah ikinize de lanet etsin, çıkın buradan, uzak olun buradan!” demişler. Amir: “Ey Sa’d kim bu?” diye sormuş da o: “Bu, Üseyd ibn Hudayr el-Ketâib’dir.” demiş. Amir ve Erbed oradan çıkıp gitmişler ve nihayet ikisi Rakam denilen yere vardıklarında Allah Tealâ’nın Erbed’in üzerine gönderdiği bir yıldırım onu çarpıp öldürmüş. Oradan ayrılan Amir Harîm denilen bir yere ulaştığında Allah Tealâ ona da bir çıban musallat kılmış. O gece Selûl oğullarından bir kadının evine ulaşabilmiş. Boynundaki çıbanı sıvazlayıp: “Deve çıbanı gibi bir çıban mı, Selûl kabilesinden bir kadının evinde ölüm mü? (Hangisi daha kötü?!)” Sonra kısrağına binip oradan ayrılmaya davranırken ölü olarak atından yere yuvarlanmış. İşte bu ikisi hakkında Allah Tealâ “Allah’tan başka onları koruyacak birisi de bulunmaz.” âyetine kadar olmak üzere “Allah, her dişinin ne yüklendiğini ve rahimlerin neyi eksiltip artırdığını bilir…” (âyet: 9) âyetlerini indirmiş ve “Ardından ve önünden onu takip edenler, Allah’ın emri ile Muhammed’i gözetip korurlar.” buyurup sonra da Erbed’i ve onu neyin öldürdüğünü zikrederek “O, yıldırımları gönderir de onunla dilediğini çarpar.” buyurmuştur.
Bu hadise ayrıntılarda bir takım farklarla “Aranızdan birisi ister sözü gizlesin, ister açığa vursun, ister geceye bürünerek gizlensin…” âyeti hakkında İbn Zeyd’den rivayetle Taberî’nin Tefsirinde şöyle naklediliyor: Amir ibnu’t-Tufeyl ve Erbed ibn Rabîa[11] Rasûlullah (sa)’a geldiler. Amir: “Ey Muhammed, müslüman olursam bana ne vereceksin?” diye sordu. Hz. Peygamber (sa): “Sen bir süvarisin, sana atların dizginini vereceğim.” buyurdular. Amir: “Olmaz.” dedi. Hz. Peygamber (sa): “Peki ne istersin?” diye sordu. Amir: “Doğu benim, batı senin olsun.” dedi. Efendimiz (sa): “Olmaz.” buyurdular. Amir: “O halde çöller benim, kasabalar senin olsun.” teklifini yaptı. Hz. Peygamber (sa): “Hayır, olmaz.” buyurdular. Bunun üzerine Amir: “O halde burayı senin aleyhine atlar ve insanlarla dolduracağım; üzerine güç yetiremiyeceğin bir orduyla geleceğim.” diye Efendimiz (sa)’i tehdit etmeye kalkıştı. Hz. Peygamber (sa): “Allah ve Kayle oğulları bunu yapmanı engelleyecek.” buyurdular. Hz. Peygamber (sa), Kayle oğulları ile Evs ve Hazrec’i kastediyordu.
Amir ve Erbed Efendimiz (sa)’in huzurundan çıktılar. Ama bu şekilde çıkıp ayrıldıklarına pişman olup yolda istişare ederek bir düzen kurdular. Amir, Erbed’e: “Şimdi biz bu adamı öldürsek bunun için iki keçi bile birbirine tos vurmaz ve onun diyetini vermemizi kabul ederler. Baksana barışı seviyor, savaştan hoşlanmıyorlar. Biz onu öldürdüğümüzde de “Ne yapalım bir kere olmuş bitmiş bir iş” diyerek diyete razı olacaklardır.” deyince diğeri: “İstersen yapalım.” dedi, İstişare sonunda Amir: “Şimdi sen dön, ben de geleceğim ve ben onu söze tutup meşgul ederken sen de arkasından yaklaşıp kılıcınla bir vuruşta öldürürsün.” dedi. Bu şekilde anlaşıp Medine’ye döndüler. Birisi Hz. Peygamber (sa)’in arkasında, diğeri de önünde ve O’na: “Bize kıssalarını anlatsan ya, Kur’ân’in neler söylüyor?” diyerek onunla mücadeleye ve onu meşgul ederek yavaşlatmaya başladı. Onun, yürürken iyice yavaşladığını sezen Hz. Peygamber (sa): “Ne oldu sana, yoksa şişmanlık mı seni yavaşlattı?” buyurdular. Erbed der ki: “Elimi kılıcımın kabzası üzerine koyar koymaz elim kurudu; öyle ki ne kılıcımı çekebiliyorum, ne elimi oradan ayırabiliyorum, ne de elimi hareket ettirebiliyorum.”
Ravi anlatmaya şöyle devam ediyor: Nihayet ikisi de Hz. Peygamber (sa)’den ayrılıp Medine’den çıkıp gittiler. Onlar henüz Harra’ya ulaşmışlardı ki Sa’d ibn Muâz ve Üseyd ibn Hudayr olayı duydular, hemen zırhlarını giydiler, kılıçlarını kuşandılar, mızraklarını ellerine aldılar ve peşlerinden takibe çıktılar, onlara yetiştiler. Amir ibnu’t-Tufeyl’e: “Ey şaşı, ey habîs, ey edebsiz adam. Sen misin Allah’ın Rasûlü (sa)’ne kılıç çeken. Şayet Allah’ın Rasûlü (sa)’nden eman almamış olsaydın senin boynunu vurmadan evime dönmezdim. Sakın burada kalırız demeyin, derhal burayı terkedin” demişler. En sert konuşan da Üseyd ibn Hudayr imiş, Amir onun için: “Şayet babası hayatta olsaydı bana bunu yapmazdı.” demiş ve oradan ayrılmışlar. Amir, Erbed’e: “Ey Erbed, sen Aziyye tarafına çık, ben de Necid’e gideyim, adam toplayıp ikimiz birden onun üzerine gelelim.” demiş ve ayrılmışlar.
Erbed oradan ayrılıp yolda Rakam denilen yere ulaştığında mevsim yaz olduğu halde Allah Tealâ, içinde yıldırım olan bir bulut göndermiş ve onu yıldırım çarpıp öldürmüş. Amir de yolda Cerîr denilen bir vadide iken Allah ona da bir veba göndermiş “Ey Amir oğulları, Deve çıbanı gibi bir çıban mı beni öldürecek?! Ey Amir oğulları, Deve çıbanı gibi bir çıban mı beni öldürecek?! Bu mu daha kötü yoksa Selûl kabilesinden bir kadın evinde ölmek mi?” diye bağırmaya başlamış. Ravi der ki: Allah Tealâ’nın: “İşte kâfirlerin yalvarışı da böyle boşunadır.”a kadar olmak üzere “Aranızdan birisi ister sözü gizlesin, ister açığa vursun…” âyetleri bunlar hakkındadır
Amir ibnu’t-Tufeyl’in Medine-i Münevvere’ye gelişi ve daha sonra da ölümü Buhârî’de bu âyet-i kerimenin nüzulüne sebep olduğu kaydı olmaksızın ve Recî’ Gazvesi ile ilgili rivayetler arasında özet bir şekilde yer alır. Şöyle ki:
Enes ibn Mâlik’ten rivayete göre Allah’ın Rasûlü (sa) onun dayısını -ki Haram ibn Milhân’dır- 70 kurrâ içinde göndermişti. Onlara baskın veren müşriklerin başında Amir ibnu’t-Tufeyl varmış. Bu Amir, daha önce Medine-i Münevvere’ye gelmiş ve Rasûlullah (sa)’ı şu üç şey arasında muhayyer bırakmış: “Ova halkı (çöl ehli yani bedeviler) senin, kasabalılar benim olsun veya ben senin halifen olayım ya da bu ikisinden birini kabul etmezsen bin kere bin Gatafanlı ile gelir seninle savaşırım.” demişti. Bu Amir daha sonra yaralanmış ve bir kadının evine inmişti. Burada vücudunda bir çıban çıktı. Amir: “Deve çıbanı gibi bir çıban ve filân aileden bir kadının evinde mi (öleceğim?). Bana kısrağımı getirin.” dedi. Kısrağına bindi ve onun üzerinde öldü..
AÇIKLAMA
Yeri düzleyen, orada sabit dağlar, nehirler var eden, her türlü meyveden çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle bürüyen de O’dur. Doğrusu bunlarda düşünen kimseler için nice deliller vardır.






