29

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    38 23454Sad(38)

٢٩

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا ايَاتِه وَلِيَتَذَكَّرَ اُولُوا الْاَلْبَابِ

(29) kitabün enzelnahü ileyke mübarakül li yeddebberu ayatihi ve li yetezekkera ülül elbab
(Kur’an’ı) kitabı indirdik sana bereket versin öğüt alsınlar (diye) onun ayetlerini düşünsünler, akıl sahipleri

1. kitâbun : kitap
2. enzelnâ-hu : onu biz indirdik
3. ileyke : sana
4. mubârekun : mübarek
5. li yeddebberû : tedbir alsınlar, sonunu düşünsünler diye
6. âyâti-hi : onun âyetleri
7. ve li yetezekkere : ve tezekkür etsinler diye
8. ulû el elbâbi : ulûl’elbâb, daimî zikirdeki kimseler


AÇIKLAMA

“Göğü, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları boşuna yaratmadık.” Yani biz yeri, göğü ve bu ikisi arasındaki mahlukâtı, hiçbir hikmeti bulunmayan bir abes olarak, ya da bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Aksine biz gökleri ve yeri, azametli kudretimize delâlet etsin ve oralarda bize taat, kulluk ve tevhid doğrultusunda amel edilsin diye yarattık. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56).

“Bu, o küfredenlerin zannıdır. Bu yüzden o küfredenlere ateşten helak vardır.” Yani küfredenler, bütün bu mahlukâtın, herhangi bir gaye güdülmeksizin, abesle iştigal olarak yaratıldığını zannediyorlar. Onların mantı­ğına göre o halde kıyamet de yoktur, azap da! Vay o kâfirlerin kıyamet gü­nü azaptaki hallerine! Onların orada görecekleri ceza, dünyadayken içinde bulundukları şirk, ma’siyet, Allah Tealâ’nın ihsan ettiği şeylere karşı küfranı nimette (Allah’ın ihsan ettiği nimetleri Ondan bilmemek) bulunma­larına ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmelerinin karşılığıdır. Onların bu zanları batıldır. Buradaki ilk ayetin bir benzeri de şu ayettir: “Bizim si­zi boş yere bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminûn, 23/115). İkinci ayetin benzeri de, “Uğrayacakları çetin azaptan dolayı vay o kâfirlerin haline! (İbrâhîm, 14/2) ve “Artık büyük bir günün çetin azabını görmekten ötürü vay kâfirle­rin haline!” (Meryem, 19/37) ayetleridir.

Daha sonra Yüce Allah, ahirette insanların nasıl bir yöntemle hesaba çekileceklerini veya müminlerle kâfirlerin eşit olmadıklarını beyan etmek­te ve şöyle buyurmaktadır: “Yoksa biz iman edip de güzel amel işleyenle­ri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut Allah’tan korkan­ları, doğru yoldan sapanlar gibi mi sayacağız?” Yani yoksa biz Allah Tealâ’ya iman ve peygamberlerini tasdik eden, farzlarını işleyen, amellerini ıslah eden ve Hâlık ile mahlûk (yaratan ile onun yaratmış olduğu varlık) arasındaki ilişkinin gereğini hakıyla yerine getiren kimseleri; yeryüzünde türlü ma’siyetler işlemek suretiyle fesat ve bozgunluk çıkaranlar gibi mi sayacağız; veyahut muttaki müminleri, Allah Tealâ’ya karşı türlü isyanlar işlemeye dalmış ve bunda ısrarlı olan kâfir ve münafıklar gibi mi addede­ceğiz? Şayet biz bunu yaparsak, bu adalet olmaz, hikmet ile bağdaşmaz ve bu hiçbir nizamın muktezası da değildir.

Yani müminler ile kâfirleri eşit tutmak Allah’ın adalet ve hikmetinden değildir. Bu itibarla söz konusu iki zümre Allah nazarında eşit değildir. Durum bu olunca, itaat edenin mükâfat, facirlerin de azap göreceği bir di­ğer dünyanın bulunması kaçınılmazdır. Zira şayet ölümden sonra dirilme, hesap ve ceza olmazsa bu iki zümre eşit olur.

Bu ilkeyi -bu dünyada yapılanların karşılığının görüldüğü bir dönüş ve varış yeri bulunması gerektiğini- selim akıl ve temiz fıtrat da tasdik ve teyid eder. Zira iyi kimsenin göreceği karşılık ile kötü kimsenin göreceği karşılığın aynı olması düşünülemez ve insanî düşünce, zalimin azapsız bı­rakılmasını; mazlumların, zalim, bâğî ve azgınların insafına terk edilmesi­ni kabul etmez, onun dünyadaki üzüntü ve mahrumiyetinin karşılıksız bırakılmasına razı olmaz.

Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu kavl-i ilâhisidir: “Şüphesiz ki fenalıktan sakınanlar için Rabb’leri nezdinde nimeti da­im, ve halis cennetler vardır. Öyle ya, biz müslümanları o günahkârlar gibi yapar mıyız hiç? Size ne oluyor, nasıl böyle hükmediyorsunuz?” (Kalem, 68/34-36).

Müminler ile diğerleri arasında açık bir fark bulunduğu ve mümin için cennetlerde daimî mutlu bir hayat, kâfir için ise ateşler içinde acıklı bir azap olduğu Kur’anî, dinî, aklî ve fıtrî delillerle sabit olduğuna göre, pe­ki mutlu olmanın yolu nedir? İşte o yol, Yüce Allah’ın şu kavl-i ilâhisidir:

“Bu Kur’an çok mübarek bir Kitap’tır. Onu sana indirdik ki, ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve akl-ı selim sahipleri öğüt alsınlar.” Yani ebedî mutluluğun yolu, Allah’ın müminler için bir hidayet ve rahmet olarak in­zal buyurduğu Kur’an’a tabi olmaktan geçer. O Kur’an hayrı ve bereketi çok olan bir Kitap’tır. Kendisine temessük edip sarılan kimse için şifa, kendisine tabi olan için kurtuluştur. Allah Tealâ onu, üzerinde düşünmeden sadece tilâvet etsinler diye değil, anlamları üzerinde düşünsün ve tefekkür etsinler, akıl sahipleri ondan ve beyanlarından öğüt alsınlar diye insanlara indirmiştir. Hasan’i-Basrî şöyle demiştir: “Allah Tealâ’ya yemin olsun ki Kur’an’ı tedebbür (tefekkür) etmek ve üzerinde düşünmek, harflerini ez­berleyip de hadlerini zayi etmek değildir. Öyle ki, bir kimse “Kuranın hep­sini okudum.” der de o kimse üzerinde ne ahlaken, ne de amelen Kur’an’ın herhangi bir etkisi görülmez!”