٥٤
وَحيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَايَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا فى شَكٍّ مُريبٍ
(54) ve hiyle beynehüm ve beyne ma yeştehune kema füile bi eşyaihim min kabl innehüm kanu fi şekkim mürib
Artık set çekilmiş kendileri ile arzuları arasına böyle yapılmıştı önce ki gibi emsallerine çünkü onlar tereddüt (ve) şüphe içindeydiler
| 1. | ve hîle | : ve ayrıldı, set çekildi |
| 2. | beyne-hum | : onların arasına |
| 3. | ve beyne | : ve arasına |
| 4. | mâ yeştehûne | : istek duydukları şeyler |
| 5. | kemâ | : gibi |
| 6. | fuile | : yapıldı |
| 7. | bi eşyâı-him | : onların şeyleri |
| 8. | min kablu | : önceden |
| 9. | inne-hum | : muhakkak ki onlar |
| 10. | kânû | : oldular, idiler |
| 11. | fî | : içinde |
| 12. | şekkin | : şüphe |
| 13. | murîbin | : kuşku veren, endişe veren |
SEBEB-İ NÜZUL
Bu âyet-i kerimelerde anlatılanlar Bedir Gazvesinde öldürülen müşriklerdir ve âyet-i kerimeler onlar hakkında nazil olmuştur.
AÇIKLAMA
“Sen o kâfirleri, korkup dehşete düştükleri zaman bir görmelisin. Artık kaçacak yerleri de yoktur. Onlar yakın bir yerden yakalanmışlardır.”
Yani ey Muhammed! Öldükten sonra dirildikleri, kabirlerinden çıktıkları ve şiddetli azabı gördükleri zaman, o kâfirleri hayret verici bir durumda görürsün. Onlar artık kaçıp kurtulamazlar. Yani onların azaptan kaçacakları veya sığınacakları hiçbir yer yoktur. Onlar kabirlerinden ve hesap makamından cehenneme ilk anda alınıp yakalanmışlardır.
Nitekim bir başka ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Suçluların Rablerinin huzurunda başlarını eğerek: “Ey Rabbimiz! Gördük, işittik. Bizi tekrar dünyaya gönder de, salih ameller işleyelim. Artık kesin olarak iman ettik.” dediklerini bir görsen!” (Secde, 32/12).
“O zaman onlar: “Allah’a iman ettik.” derler. Fakat (ahiret gibi) uzak bir yerden imana nasıl ulaşabilirler?” Yani kâfirler o gün şöyle derler: Biz Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettik, Kur’an’a ve Peygamber’e iman ettik…
Onlar imanın kabul edildiği yerden uzaklaştıkları halde nasıl iman edebilirler? Zira ahiret yurdu amellere karşılık verilecek yerdir. Mükellefiyet yurdu, ya da imtihan yeri değildir. Ancak dünya iman ve amel-i salih gibi yükümlülüklerin bulunduğu yerdir.
Nasıl istenen şeyi elde edebilirler? Oysa iman etmeleri ancak dünyada mümkündür. Onlar ise ahirettedirler. Dünya ahiretten uzaktır.
“Halbuki onlar daha önce onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden (dünyadan) gayba atıp tutuyorlardı.” Yani onlar dünyada iken hakkı inkâr edip peygamberleri yalanladıklarına göre onların ahirette iman etmeleri nasıl mümkün olur? Onlar kuruntuyla atıp tutuyorlar ve bu hususta hiçbir dayanağı olmayan şeyler konuşuyorlardı. Bazen Peygamberimiz (s.a.) hakkında şair, kâhin, sihirbaz, mecnun veya bu gibi asılsız ifadeler söylüyorlardı. Bazen Kur’an hakkında sihir, şiir, kehânet düpedüz iftira diyorlar; bazen de ne diriliş, ne cennet, ne cehennem, ne hesap, ne de ceza vardır; bize azap edilmeyecek, diyorlardı.
“Artık kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına engel konur.” Yani onlarla dünyada arzuları arasına, kendileriyle ahirette talep ettikleri şeyler arasına engel konur ve dolayısıyla iman etmelerinin kabul edilmesi, azaptan kaçmaları, dünyaya dönmeleri ya da mal ve ailelerini beraberlerinde götürmeleri gibi arzularına engel olunur.
Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: “Onlar azabımızın şiddetini gördükleri zaman: “Biz sadece iman ettik. O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik.” dediler. Azabımınız şiddetini görünce imana gelmeleri onlara hiçbir fayda sağlamadı…” (Mümin, 40/84-85).
“Nitekim daha önce benzerlerine de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onlar şüphe ve endişe içindeydiler.”
Bu ayet onların benzerleri hakkında Allah’ın sünnetini, onların azaba uğramalarının ve imanlarının kabul edilmesinin sebebini beyan etmektedir.
Ayetin manası şudur: Biz bu müşriklere, bunların emsali ve benzerleri olan geçmiş ümmetlerin kâfirlerine davrandığımız gibi davrandık. Zira bunların hepsi dünyada peygamberler hakkında ve onların getirdikleri tevhid, diriliş ve cezanın isbatı, şer’i esaslar ve hükümler hakkında kuşkuya boğulmuş bir şüphe içindeydiler.






