٩
اَفَلَمْ يَرَوْا اِلى مَا بَيْنَ اَيْديهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِنْ نَشَاْ نَخْسِفْ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ اِنَّ فى ذلِكَ لَايَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنيبٍ
(9) e fe lem yerav ila ma beyne eydihim ve ma halfehüm mines semai vel ard in neşe’ nahsif bihimül erda ev nüskit aleyhim kisefem mines sema’ inne fi zalike le ayetel li külli abdim münib
Görmediler mi? önlerindeki ve arkalarındakileri (onlar) semalar da ve arz da eğer dilersek geçiririz kendilerini yere yahut düşürürüz gökten üzerlerine parçalar muhakkak bunda ibretler vardır kulluğu kabullenen herkes için
| 1. | e | : mı, mi |
| 2. | fe | : o zaman, artık, hâlâ |
| 3. | lem yerev | : görmüyorlar, görmediler |
| 4. | ilâ | : e, a |
| 5. | mâ beyne eydî-him | : ellerinin arasında, önlerinde olan şey |
| 6. | ve mâ halfe-hum | : ve arkalarında olan şey |
| 7. | min es semâi | : göklerden |
| 8. | ve el ardı | : ve yeryüzü |
| 9. | in neşe’ | : eğer dilersek |
| 10. | nahsif | : yerin dibine geçiririz |
| 11. | bi-him | : onları |
| 12. | el arda | : yeryüzü |
| 13. | ev | : veya |
| 14. | nuskıt | : düşürürüz |
| 15. | aleyhim | : onların üzerine |
| 16. | kisefen | : parçalar |
| 17. | min es semâi | : semadan, göklerden |
| 18. | inne | : muhakkak |
| 19. | fî | : içinde, vardır |
| 20. | zâlike | : işte bu |
| 21. | le | : gerçekten |
| 22. | âyeten | : âyet |
| 23. | li | : için |
| 24. | kulli | : bütün, hepsi |
| 25. | abdin | : kul |
| 26. | munîbin | : yönelen |
AÇIKLAMA
“Kâfirler şöyle dediler: Vücudunuz parça parça olduktan sonra yeniden yaratılış içinde olacağınızı bildiren bir adam gösterelim mi size!”
İnkâr edenler hayret etme, hiçe sayma ve alaya alma tarzında birbirlerine şöyle dediler: Çürüyüp toprak olduktan ve topraktaki cesetleriniz parça parça ayrıldıktan sonra önceden olduğunuz gibi aynı şekilde dirileceğiniz şeklinde size garip bir haber veren, ismi Muhammed olan bir şahsı gösterelim mi?
Bu ayetin bir benzeri şu ayettir: “Yaradılışını unutarak bize misal getirir ve çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş?! der.” (Yasin, 36/78).
“Acaba o Allah’a karşı yalan mı uyduruyor? Yoksa onda bir delilik mi var?” derler. Yani onun durumu şu iki şekilden uzak değildir: Ya o bu ayetlerin kendisine vahyedildiği şeklinde yalan olarak Allah’a kasden iftirada bulunmaktadır. O söylediklerinde yalancıdır. Yahut o şahısta, söylediğini düşünemeyecek ve öldükten sonra dirilişi hayal edecek şekilde cinnet vardır.
Bunun üzererine Allah, bu iki durumdan daha tehlikeli ve daha feci olmak üzere kâfirlerin başına gelecek olanı onlara haber vererek şöyle buyurdu:
“Hayır, âhirete inanmayanlar azap ve büyük bir sapıklık içindedirler.” Yani durum onların iddia ettikleri ya da onların ileri sürdükleri gibi değildir. Bilakis Muhammed (s.a.) Hakkı getiren, sözünde sâdık olan ve Hak yolda olan zattır. Küfredenler ise, âhireti inkâr eden aptal, cahil ve yalancı kişilerdir. Onlar bu sebeple ahirette daimî azap içinde olacaklardır. Onlar bugün dünyada Hak’tan tamamen uzak derin bir sapıklık içindedirler.
Allah Tealâ daha sonra gökler ve yerin yaratılmasında muktedir olduğuna, dolayısıyla Onun öldükten sonra dirilişe de muktedir olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu:
“Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Eğer dilersek onları yere geçirir veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. ” Yani Allah gök ve yerin yaradılışında tefekkür edip düşünmemeleri sebebiyle onlara tekdirde bulunarak şöyle buyurdu: Onlar önlerine ve arkalarına, Allah Tealâ’nın kudretine ve birliğine delâlet eden şaşırtıcı olaylara bakmıyorlar mı? Çünkü onlar, kudret sahibi olan Allah’ın varlığını ifade eden gökyüzünü görmüyorlar mı? Yeryüzü de gökyüzünün delâlet ettiği hususlara aynı şekilde işaret etmektedir. Onlar göklere ve yere bakarlarsa, gök ve yerleri yaratanın onlara derhal azap vermeye de muktedir olduğunu görürler. Biz dilersek, Karun’u yerin dibine geçirdiğimiz gibi onları yere geçiririz, yahut Eyke ashabının üzerine taşlar düşürdüğümüz gibi gökyüzünden parçalar düşürürüz.
Bununla anlatılmak istenen mana şudur: Eğer biz dilersek onların zalim olmaları ve bizim onlar üzerinde muktedir olmamız sebebiyle onlara böyle davranabilirdik. Fakat biz halîm ve affedici olmamız sebebiyle, onlara verilecek cezayı erteliyoruz.
“Şüphesiz ki bunda Rabbi’ne yönelen her kul için elbet bir ibret vardır. ” Yani göklerin ve yerin yaradılışının incelenmesinde Allah’a çok yönelen akıllı, zeki her kul için elbette Allah Tealâ’nın cesetleri diriltmesine ve âhiretin meydana gelişine delâlet eden bir ibret vardır. Zira yükseklik ve genişliğiyle gökleri; alçaklık, uzunluk ve genişliğiyle bu yeryüzünü yaratmaya muktedir olan Allah, bu cisimleri eskiden olduğu gibi tekrar diriltmeye de kadirdir.
Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyuruyor: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyük bir iştir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Mümin, 40/57). Yine şöyle buyuruyor: “Gökleri ve yeri yaratan Allah onların benzerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir.” (Yasin, 36/81).






