9

    Nüzul SırasıCüzSayfaSure
    75 21414Secde(32)

٩

ثُمَّ سَوّيهُ وَنَفَخَ فيهِ مِنْ رُوحِه وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْءِدَةَ قَليلًا مَا تَشْكُرُونَ

(9) sümme sevvahü ve nefeha fiyhi mir ruhihi ve ceale lekümüs sem’a vel ebsara vel efideh kaliylem ma teşkürun
Sonra onu düzgün bir hale getirmiş ve ona kendi ruhundan üfürmüştür sizin için yaratmıştır kulaklar, gözler, gönüller siz pek az şükrediyorsunuz

1. summe : sonra
2. sevvâ-hu : sevva etti, düzenledi
3. ve nefeha : ve üfledi, üfürdü
4. fî-hi : onun içine
5. min rûhi-hÎ : ruhundan
6. ve ceale : ve kıldı
7. lekum : sizin için
8. es sem’a : işitme hassası
9. ve el ebsâre : ve görme hassası
10. ve el efidete : ve fuad (idrak etme) hassası
11. kalîlen : az
12. mâ teşkurûne : şükrediyorsunuz


AÇIKLAMA

“Gökleri, yeri ve aralarında bulunanları altı günde yaratan,” yani Al­lah Tealâ her şeyin yaratıcısıdır. O gökleri, yeri ve aralarında bulunanları eşsiz bir şekilde, daha önce hiçbir örneği bulunmaksızın, altı günde, yani altı zaman diliminde yarattı. Bu altı gün bilinen günler değildir. Çünkü bunların yaratılmasından önce ne gece, ne de gündüz vardı.

Hasan-ı Basrî bu altı gün hakkında: Dünya günlerinden altı gün, de­miştir. Allah dileseydi, bu varlıkları bir göz kırpma müddetinde yaratırdı. Ama O, kullarına işlerinde teenni ile davranmayı öğretmek istedi.

“Sonra arşı hakimiyeti altına alan Allah’tır.” Yani mülkünü ihata et­miştir. Onun işlerini idare etmekte ve mülkünde hükmetmektedir. Ya da yaratılmış varlıkların en büyüğü olan arş üzerinde hiçbir benzetme ve tem­sil olmaksızın celâl ve azametine layık bir şekilde istiva etmektedir. Onu hiçbir zaman ve mekân sınırlayamaz. Gözler onu kuşatamaz, kapsayamaz ve idrak edemez. O, gözleri idrak eder. O son derece latiftir, her şeyden haberdardır.

“Sizin O’ndan başka hiçbir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur.” Ey insan­lar ve özellikle ey kâfirler! Sizden onun azabını giderecek ve işlerinizi üst­lenecek hiçbir yardımcınız yoktur. O’nun izni olmaksızın, O’nun yanında size şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur. Bilakis O, her şeyin mutlak sahibidir. Dolayısıyla kullarının maslahatı bulunan işleri yürütür, bütün işleri hiçbir kimsenin müdahalesi olmaksızın ve hiçbir kimseye muhtaç ol­maksızın idare eder. Zira her şeye kadir olan, her şeye hakim olan sadece O’dur.

“Siz hiç düşünmez misiniz?” Siz hiç düşünüp ibret almaz mısınız? Tek olan, hiçbir ortağı olmayan, hiçbir benzeri ve yardımcısı, hiçbir dengi bu­lunmayan, kendisinden başka ilah olmayan, kendisinden başka hiçbir Rab olmayan Allah’a iman etmez misiniz?

Bundan murad: İnsanları sadece kendisine ibadet edilen, kendi zatına itaat edilen ilah ve Rab olarak Allah’a imana teşvik etmektir. Her işte ken­disinden yardım istenen, kötülüğe engel olan, hayır ve fayda temin eden, hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadan kamu menfaatini gerçekleş­tiren tek varlık O’dur. Bunun için Cenab-ı Hak yaratıcılık vasfından sonra emir ve hakimiyet hakkını beyan etmek üzere şöyle buyurdu: “İyi bilin ki yaratma ve emir verme hakkı yalnız O’nundur.” (Araf, 7/54).

“Gökten yeryüzüne inen emirleriyle bütün işleri idare edip yürüten O’dur. Sonra o işlerin neticesi, ulvî ve süfli âlemdeki bütün işleri O idare eder. Sonra her işin neticesi ve melekler vasıtasıyla tenfîz edilmesi Ona yükseltilir”

Bu ifade Allah’ın azametini ve bütün yaratıkların O’nun muradına ve idaresine tâbi olduğunu temsille anlatmaktadır. Tıpkı emirlerini veren, sonra da elemanlarından bu emirlerin tenfiz edildiğine delâlet eden netice­leri alan mutlak hüküm sahibi bir sultan gibi…

“Sizin saydığınız yıllarla bin yıl eden bir günde O’na yükselip arzedilir.” Yani dünyada meydana gelen küçük büyük bütün işler, araların­da kesin karar verilmesi ve hakkında hüküm verilmesi için Allah Tealâ’ya arzedilir. Kıyamet gününün miktarı bu hayatta saydığımız dünya günleriyle bin yıl etmektedir.

Bir başka ayette Allah Tealâ bu günün miktarını 50.000 yıl ile tavsif etmektedir. “Miktarı elli bin yıl olan bir günde…” (Mearic, 70/4).

Kurtubî diyor ki: Ayetin manası şudur: Allah Tealâ bu günün, kâfirle­re olan zorluğu sebebiyle onlara, bu günü, elli bin yıl gibi kılmıştır. Bunu İbni Abbas söylemiştir. Araplar kötü günleri uzunlukla, sevinçli günleri kı­salıkla tavsif ederler.

Bir başka görüşe göre: Kıyamet gününde miktarı bin yıl olan gün de, miktarı elli bin yıl olan gün de bulunmaktadır.

“İşte O, görünmeyenleri de, görünenleri de bilendir. O Azîz’dir, Rahim’dir.” Yani bu işleri idare eden, her şeyi bilendir. Gözlerden gaib olan, gönlün derinliklerinde dolaşan, mücerret “insan gözünün idrak ede­meyeceği şeyleri de bilir, gözlerin gördüğü görünebilen şeyleri de bilir. O herşeyden üstün olan, her şeyi ezme kudretine sahip ve her şeye galip olan, kulların ve boyunların kendisi için eğildiği, çok çok güçlü olan, kendisini inkâr edenlere ve kendisine başkalarını ortak koşanlara, peygamberini yalanlayanlara karşı intikamında şiddetli olandır.

O itaatkâr, niyazkâr ve tevbekâr olan, salih amel işleyen mümin kul­larına çok merhamet edendir. O dünyada, onların işlerini idare eder ve ahirette onlara yardım eder.

Allah Tealâ vahdaniyetin (birliğinin) göklerin ve yerin yaratılması şeklinde dış dünyadan deliller getirerek isbat edilmesinden sonra buna de­lâlet eden nefîslerdeki delili zikrederek şöyle buyurdu:

“O her şeyi en güzel şekilde yaratandır. İnsanı önce balçıktan var etmiştir.”

Bu her şeyi idare eden, her şeyi gayet iyi bilen, her şeyden haberdar olan, son derece güçlü ve çok merhametli olan Allah eşyayı en güzel şekil­de, en sağlam ve en kuvvetli şekilde yaratandır. O, insanlığın babası Adem’i yaratmaya çamurdan başladı. Çamur ise su ve topraktan meydana gelmiştir.

Aynı şekilde insan oluşumunda ve hayatını devam ettirmede toprağa dayanır. Çünkü meni gıdadan meydana gelir. Gıda ise ya hayvandan, ya da bitkilerdendir. Her ikisi de toprak olan yerin çıkardığı şeylerden gıda alır.

“Sonra insan soyunu değersiz bir suyun özünden yaratmıştır.” Yani er­keğin nutfesi ile; içinde erkeğin nutfesiyle dölleşen yumurtacıkların bulun­duğu kadının rahim suyunun birleşmesinden insan zürriyetinin çoğalması­nı temin etmiştir. Böylece doğum, tenasül ve insan cinsinin devamı genel­likle horlanan zayıf bir suyun özüyle -meni ile- mümkün olmaktadır.

“Sonra da ona düzgün şekil vermiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Si­ze kulaklar, gözler ve gönüller vermiştir.” Yani onu topraktan yarattıktan sonra, onu gayet düzgün olarak yaratmış, azalarını düzgün kılmış ve tam olarak yaratmış ve ona Allah’ın emrinden olan ve hakikatini hiçbir insanın bilmediği ruhu üflemiş ve dolayısıyla insan hareket etmeye ve gelişmeye başlamıştır.

O size bilgi anahtarları ve emniyet sübabları olan duyu organlarınızı ihsan etti. Size sesleri işiteceğiniz kulaklar, görülebilecek şeyleri gören göz­ler, düşünebilmeniz, hayırla şerri, hakla batılı birbirinden ayırdedebilmeniz için akıl verdi.

Böylece yaradılışta ve insanın merhalelerinde tedricîlik görülmekte­dir. İnsan önce balçık şeklindeki maddeden meydana gelmektedir. Sonra bu madde ceninin meydana gelmesine sebep olacak canlı ifrazı olan madde haline gelmektedir. Daha sonra bu madde Hak Tealâ’dan olan ruhla hare­ket etmekte ve en güzel şekilde yaratılmış düzgün yeni bir yaratık olmaktadır. Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir!

“Siz pek az şükredersiniz.” Yani ey insanlar siz bu nimetleri kadirbilir­lik, vefa, şükür ve minnettarlıkla karşılamıyorsunuz. Siz, Allah Tealâ’nın size rızık olarak verdiği bu nimetlere karşı verilen bu duyu organlarını Al­lah’a taatte ve O’nun rızasına tâbi olmakta kullanmamakla Rabbinize pek az şükrediyorsunuz.