60

٦٠

فَوَيْلٌ لِلَّذينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذى يُوعَدُونَ

(60) fe veylul lillezine keferu miy yevmihimullezi yuadun
Vay o kafirlerin (haline) o tehdit edildikleri günden

1. fe : artık, bu durumda
2. veylun : yazıklar olsun, vay haline
3. li ellezîne : o kimselere, onlara
4. keferû : kâfir oldular, inkâr ettiler
5. min yevmi-him : o (azap) günlerinden dolayı
6. ellezî : onlara, kendilerine
7. yûadûne : vaadedilen

فَوَيْلٌveylolsunلِلَّذِينَ كَفَرُواküfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenlereمِنْ يَوْمِهِمْo günlerinden dolayıالَّذِي يُوعَدُونَtehdit olundukları


AÇIKLAMA

“Onlardan evvelkilere de her hangi bir peygamber gelmedi ki (ona) mutlaka böylece sihirbaz veya mecnun demesinler.” Yani kavmin, seni nasıl tekzip etmiş, seni sihirbazlık veya delilikle nitelemişse; geçmiş ümmetler de aynı şeyi yapmışlardı. Eskiden beri ümmetlerin durumu budur, tekzip edilen yalnız sen değilsin. Bu, kavmi kendisinden yüz çevirmiş olan Rasu­lullah (s.a.)’e bir tesellidir, sabretmesi ve sıkıntılara tahammül etmesi için bir destektir.

“Onlar bunu birbirine tavsiye mi ettiler? Hayır onlar azgınlar güruhu­nun ta kendileridir.” Bu, “böyle bir şey olmamıştır” anlamında hayret ve red üslûbunda gelmiş bir sorudur. Onların bu haline hayreti ifade eder. Sanki öncekiler sonrakilere tekzip etmelerini tavsiye etmişler ve bunda an­laşmışlar. Yani bunlar birbirine aynen bu sözü söylemeleri için tavsiyede mi bulundular? Hayır, aslında aralarında asırlar bulunduğu için böyle bir tavsiyeleşme olmadı. Ancak bunlar hepsi de azmış milletlerdir. Ortak özel­likleri inkâr konusunda haddi aşmaktır. Bu sebeple öncekiler ne demişlerse, sonrakiler de onu demektedir.

“O halde onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.” Yani, ey peygamber, bırak onları, onlarla cedelleşmekten vazgeç, sen Allah’ın sana emrettiğini yaptın, davetini tebliğ ettin. Bundan sonra artık Allah katında sen kınanacak değilsin Çünkü sen vazifeni, sorumluluğunu yerine getirdin.

“Sen hatırlat. Çünkü şüphesiz hatırlatma, müminlere fayda verir.” Ya­ni sen hatırlatmaya devam et. Kavminden Kur’an’a iman edenlere Kur’an’ı hatırlat, çünkü hatırlatma onlara fayda verir. Bir başka ifade ile, bu hatırlatmadan ancak hidayete hazır, iman eden kalpler faydalanır. Bundan maksat, hidayete kabiliyeti olmadığı için belirli bir gruptan yüz çevirmek­tir. Bu ise diğerlerini terketmeyi icab ettirmez.

Sonra Allah insanları ve cinleri yaratış gayesini beyan ederek -ki bu da kulluktur, halbuki müşrikler peygamberi tekzip ettiler ve yaratana iba­deti terkettiler- şöyle buyurdu:

“Ben cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Yani ben insanları ve cinleri onlara ihtiyacım olduğu için değil, ancak kul­luk yapmaları ve beni tanımaları için yarattım. Nitekim bir başka ayette de bu gaye şöyle ifade edilmiştir: “Onlar yalnızca bir olan ilâha ibadet et­meleri için emrolundular. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur” (Tevbe, 9/31).

Mücahid şöyle der: Ayetin manası “ancak onları bana ibadet etmeleri­ni emretmek ve bazı şeyleri yasaklamak için yarattım” demektir ve yukarı­da geçen “hatırlat” emrini tekit etmek ve gönüllere yerleştirmek için geti­rilmiş müstakil, yeni bir sözdür, çünkü ibadet için onları yaratması, bunu onlara devamlı hatırlatmayı gerektirir. Ayette önce cinlerin zikredilmesi­nin hikmeti onların ibadetlerinin gizli olup insanların ibadetinde olduğu gibi riyanın karışmamasıdır.

Sonra Allah, yaratmaktaki gayenin yüceliğini zikrederek şöyle buyurdu:

“Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyo­rum. Şüphesiz rızkı veren o pek çetin kuvvet sahibi Allah’ın kendisidir.” Ya­ni onları yaratmaktan maksadım, âdeten efendinin kölelerinden beklediği gibi ne kendime bir menfaat celbi, ne de bir zararın defidir. Zira Allah mutlak müstağnidir, yarattıklarına rızık veren, onlara uygun olanı yerine getiren O’dur. O, güç ve kudret sahibidir. Bu sebepten dolayı Allah kendisi­ne bir menfaat beklediği için onları yaratmadı. Öyleyse onların üzerine vacib olan, yaratılışlarındaki gayeyi, kulluğu yerine getirmektir.

Özet olarak: Allah kulları, kendisine ibadet etmeleri için yarattı. Kim O’na itaat ederse, noksansız bir şekilde onu mükâfatlandırır; kim de âsi olursa, onu en ağır şekilde cezalandırır. O başkasına muhtaç değildir, bila­kis her halükârda kullar O’na muhtaçtır.

Ahmed bin Hanbel, Tirmizî ve İbni Mace’nin Ebu Hüreyre’den rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.), Cenab-ı Hakk’ın şöyle dediğini nakletti: “Ey Ademoğlu, bütün vaktini bana ibadet için ayır, senin kalbini zenginlik­le doldurayım, hacetini bitireyim. Bunu yapmazsan, kalbini meşgale ile doldururum, hacetini de bitirmem.”

Sonra Allah, Mekke müşrikleri ve benzerlerini tehdit ederek şöyle bu­yurdu:

“Artık muhakkak ki o zulmedenler için arkadaşlarının (azap) hissesi gibi bir nasib vardır. Şimdi acele etmesinler.” Yani inkâr etmek, şirk koşmak ve Peygamber’i tekzip etmek suretiyle kendilerine zulmedenler için, geçmiş ümmetlerde kendileri gibi inkâr edenlere gelen azaptan bir hisse vardır. Ancak benden o azabı hemen istemesinler, bu azaptan hisseleri hiç şüphesiz gelecektir ve mutlaka olacaktır. Nitekim Allah, bir başka ayette: “Allah’ın emri geldi (yani mutlaka gelecektir), ona acele etmeyin” (Nahl, 16/1) buyurmuştur.

Bu ayet-i kerime, “Eğer siz doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne za­man?” (Mülk 67/25) ve “Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi haydi getir.”" (Hud, 11/32) ayetlerindeki isteklerine bir cevaptır.

“İşte kendilerine vaad edilegelen günlerinden (dolayı) vay o inkâr eden­lere” Yani gelecek diye tehdit edilegeldikleri o kıyamet gününde vay o kâ­firlerin haline. Onları bekleyen, helak ve acı bir azaptır. Vaad edilen bu gü­nün Bedir günü olduğuna dair de bir görüş vardır